biraz da nostalji

Perşembe, 02 Tem 2009 unimed yorum yok
Categories: Serbest Yazı Tags:

İdeoloji Üretmek

Salı, 26 May 2009 sicia 6 yorum

Anadolu coğrafyası konumu gereği onlarca medeniyeti içinde barındırmıştır. Yüzyıllardır bu coğrafya ilericiliğin ve modernizmin beşiği olmuştur. Böyle bir coğrafyada yaşamanın bir çok bedeli var. Bu bedelleri Türkiye yakın gelecekte diyetini, günümüzde ödediğinden daha fazla ödeyecektir. Bu bedeli ödeyen ülkemizin yeni arayışlar içine girmesi kaçınılmazdır. Bu bölgenin tarihine baktığımız zaman; Türkiye, farklılıkları (kültürel, ekonomik, etnik ) çok iyi yönetmiştir. Farklılıkları iyi idare edebilen bir ülke olarak tarihsel misyonumuzu tekrar edinmemiz ve bu toprakların derinliklerinde hayat bulan uluslara öncülük etmeliyiz. Bu rolü oynayabilmemiz için yeni kavramlar geliştirmemiz gerekmektedir. Geçen yüzyıllardan kalma kavramlarla bölgeyi idare edemezsiniz. Çağa uygun yeni kavramlar ve sistemler geliştirmek zorundasınız. Dünya ölçeğinde ekonomik, sosyal ve toplumsal değişimler yaşanmakta, bu değişmleri iyi analız edebilmemiz gerekmekte. İslam temelciliği ve doğu, artık bir düşman değil müttefik kabul edilmektedir. Terörün araç olarak kullanılma devri artık sona ermiştir. Yeni bir dönem başlamakta ve bu yeni dönemi ülkemiz çok iyi okumalıdır. Güçlü ülkeler terörü baskı aracı olarak kullanmaktan vazgeçmişlerdir. Bu bağlamda Güneydoğu problemini kendi içimizde demokratik olarak çözmeliyiz. İçimizdeki Kürt sorununun çözümünde Barzani ve Talabani muhatap alınmamalıdır. Kürt sorununun çözümünde muhatap alınacak taraf DTP’dir. Ancak hiç bir siyası parti bir terör gurubunun uzantısı konumunda olmamalıdır. Normalde dünyadaki ayrılıkçı hareketlere baktığımız zaman; silah kullananlar, siyaset yapanı yönlendiremez ama ülkemizde herşey farklı işliyor. DTP, Güneydoğu’da seçimle var olmaktadır. Hiç kimse bunu göz ardı etmemeli. Kürt sorunun çözümünde DTP muhatap alınacak taraftır. Yalnız DTP içindede tam manasıyla Kürt sorununun çözümünü benimseyenler yok. Mesela DTP şahinleri diye tabir edilen AB’ci kanat ülkemzide etnik çatışmayı körükleyen söylemlerde bulunmaktadırlar. Onun dışındaki güvercin diyebileceğimiz kanat ise sorunun makul çözümü için mücadele etmekte. DTP önce kendi içinde uzlaşmalı ve tek bir DTP olarak yeniden oluşmalıdır. Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi olarak sorunu terörize etmeden ve terörü reddederek demokratik bir çözüm için üzerine düşeni yapmalıdır. Sorun bizim sorunumuz ve bu sorunda muhatabımızı dışarda aramamamız gerekmektedir. Biz kendi iç sorunlarımızı çözemedikten sonra bölgemiz için veya dünya için hiç bir şey yapamayız. Devletleri güçlü yapan kurdukları güçlü sistemler ve sağlıklı işleyen devlet yapılarıdır. Bu sistemde bir şeylerin ters gitmesi devleti yorar ve Yaşar Büyükanıt’ın dediği gibi devlet hastalanır. Ulusal meselelerde ülke tek vücüt olmalı ve siyasi partilerimiz de partiler üstü politikalar geliştirmeyi bilmelilerdir. Biz kendi içimizde kusursuz ve iyi işleyen bir devlet sistematiği kurabilirsek kendi sorunlarımızla uğraşmaktan çok bölgenin ve dünyanın sorunları ile ilgilenmeye başlarız. İşte tam bu noktaya geldiğimzde komşu ülkelerimiz için yeni ideolojiler üretmek ve ortak çıkarlar koşutunda onların refahları için bişeyler yapabiliriz. Sn. Dışışleri bakanımızın vizyonu bu bağlamda dikkate değerdir. Mesela Komşu ülkelerde kaos ve güvensizlik ortamına karşı bir barış politikasının uygulanması. Bu durum Balkanlar’ı, Kafkasya’yı, Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı içermektedir. Eskiden Türkiye’nin önceliği yalnızca kendi siyasal sınırları içindeki güvenlikti. Ülke sınrları dışında oluşan tehlikeye karşı içerde savunma yapılmaya çalışılırdı. Fakat bugün durum bu şekilde cereyan etmemektedir. Hangi ülke bu siyaseti benimsemezse komşularındaki tehlikeler günün birinde kendi kapısını da çalacaktır. Bosnalı ve Kosovalı mülteciler nereye sığındılar? Başka devletlerle birikte Türiye’ye de. Iraklı Kürtler Saddam Hüseyin’in saldırılarından korunmak için nereye sığındılar? Türkiye’ye. Bu çerçeveyi daha da genişletebilirız. Bölgemiz için sosyal, ekonomik, kültürel, politik bir çok konuda bölgemize öncülük etmeliyiz. İçimizdeki sorunları bir an önce bitirmeli, bölgemize ve kendini yönetmekte zorlanan bölgedeki komşularımız için yeni sistemler, ideolojiler ve sağlıklı sürdürülebilir sosyo-ekonomik, sosyo kültürel perspektif sunmalıyız. Bu bölgede biz bin yıldır barışı ve refahı sağladık ama rehavete kapılan vizyonu olmayan yöneticilerimiz bunun farkında değilller. Yaşadığımız coğrafyanın ve tarihimizin derinliklerindeki o yönetme gücünü keşfetmemiz gerek.

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

Öldürmeyi iyi bilenler, mayın çıkartmayı da iyi bilirlermiş…

Pazartesi, 25 May 2009 O. ÇETİNTÜRK Comments off

Geçtiğimiz hafta TBMM çok hararetli tartışmalara sahne oldu. Tartışmaların sebebi Suriye sınırındaki mayınlı bölgelerin temizlenmesi için meclise getirilen tasarıydı. Suriye sınırında yaşayan insanlarımız yıllarca bu mayınlarla birlikte yaşamak zorunda kaldılar. Aralarından bazıları mayına basarak yaralandı, sakat kaldı. Daha da ötesi, yanıbaşlarında duran bu verimli topraklar mayınlara tutsak edilirken, bu insanlar, Adana’ya, Karadeniz bölgesi’ne mevsimlik işçi olarak gitmek ve buralarda karın tokluğuna çalışmak zorunda kaldılar.

Bu noktalardan bakıldığında bu tasarının neresi kötü denilebilir. Ancak asıl tartışma konusu bu mayınların nasıl ve kimler tarafından çıkartılacağı. Hükumetin oluşturduğu tasarıya göre bu mayınların çıkartılması işi, yerli ve yabancı şirketlere açık bir ihaleye çıkartılacak ve mayınların çıkartılmasını üstlenen şirket buraya 48 yıl süreyle sahip olacak. Ve doğal olarak, bu alanda büyük bir teknolojik birikime sahip olan İsrailli şirketler de bu ihalenin talipleri olacaklar. İşte tartışmaların en çok yoğunlaştığı nokta da burası. Ayrıca, Türkiyenin İsrail ile Suriye arasında barış elçiliğine soyunmaya hazırlandığı şu günlerde bu konunun yine hukümet tarafından gündeme getirilmesi acaba bu isteğin dış bir kaynaktan mı geldiği sorusunu akla getirmiyor değil. Çünkü Türkiye stratejik anlamda çok büyük önem taşıyan ve yine TPAO’nun petrol bulunma olasılığı çok yüksektir yönünde rapor verdiği bir bölgeyi 48 yıllığına bir İsrail şirketine vermeye hazırlanıyor.

Bu konudaki en önemli karşıt çözüm önerisi, bu temizleme faaliyetinin TSK tarafından yürütülüp daha sonrasında da arazinin halka tarım alanı olarak tahsis edilmesi şeklinde. Ancak hükumet buna yüksek maliyeti öne sürerek karşı çıkıyor. Başbakan ise bambaşka bir telden çalıyor. Televizyonlara çıkıp günümüzde sermayenin dininin, milliyetinin olamayacağını bu nedenle de ülkemizin maddi çıkarlarının öncelikli olarak göz önünde bulundurulmasını savunuyor. Aslında söylediğinde de çok da yanlış birşey yok. Sermayenin küreselleşmesi gibi konular artık göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir düzeyde. Ancak bu sözleri Başbakan’dan duymak insanı gülümsetiyor. Bu noktada benim aklıma da şu soru geliyor, acaba sayın Başbakan ve onunla birlikte çalışanlar, Almanyada çeşit dernekler için çalışıp halktan para toplarken, bu insanlara paranın ve sermayenin dini ve milleti olmadığını mı anlattılar? Deniz Feneri dosyasının çevirisini yapan arkadaş uzun zaman sonra tatilden döndüğüne ve çeviriyi tamamladığına göre umarım bu sorunun cevabını yakında alacağız.

Share This Post
Categories: Güncel Tags:

ÖĞRENCİ ANDI

Cumartesi, 23 May 2009 fasulyeden 4 yorum

Yetmiş yıldan beri ilkokullarda her sabah söylenmekte olan “Öğrenci Andı” nı yazan ve 23 Nisan 1933′te Türk çocuklarına armağan eden Dr. Reşit Galip’tir.

Prof. Dr. Afet İnan, “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” adlı eserinde (s. 213) Dr. Reşit Galip ve “AND” hakkında şunları yazmıştır:

“1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı idi. O, heyecanla Çankaya köşküne geldiği vakit, Atatürk’ün yanında bana bir kâğıt uzattı ve şunları anlatmaya başladı. ‘Sabahleyin ilk bayramlaşmayı kızlarımla yaptım. Onlara bir şeyler söylemek istediğim vakit, bir and meydana çıktı. İşte Cumhuriyetimizin 23 Nisan çocuklarına armağanı’ dedi:

Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Bu sözler, Türk çocukları tarafından o yıldan beri tekrarlanmaktadır. Vatanperver Dr. Reşit Galip, evvelâ bir baba olarak bu hisleri duymuş; sonra da Millî Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmişti.”

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Bu andın içinden Atatürk’ü çıkarırsanız geriye Türklük kalır.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir….

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Onu da çıkarırsanız geriye Kur’an başta olmak üzere bütün kutsal kitapların ve doğu felsefelerinin önerdikleri kalır..

“Doğruyum, çalışkanım.

İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

Hangisinden vazgeçelim..

a. Atatürk,
b. Türklük,
c. İnsanlık

Bir öğreti metni tüm insanlık için yazılır herkes içinden kendine düşeni alır.. Atatürk’ü istemeyen, Türklüğü ve insanlığı, Türklüğü istemeyen insanlığı alır.. Ha onu da istemiyorsa, o zaman diyecek lafımız olmaz, rencide olduğuyla kalır..

AKS

Share This Post

KORUCULUK SİSTEMİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ

Cuma, 08 May 2009 sicia yorum yok

korucu20silah20kalesnikof

Mardinde ki üzücü olaydan sonra koruculuk sistemi kamuoyunda tartışmaya açıldı bu saldırıyı gerçekleştirenlerin (korucu) olması ve devletin verdiği silahla cinayet işlemeleri düşündüren bir konudur .Devletin güneydoğudaki korucu sistemi adı altında milis güç bulundurması tartışılmalıdır..öncelikle koruculuğa hem güvenlik politikaları açısından hemde politik ,toplumsal, tarihsel açıdan irdelemek faydalı olacaktır..doğu ve güney doğumuzda toplumsal yapı biraz farklı feodal sistem olarak tabir edilen bu toplum yapısında insanlar birey olmaktan ziyade kendilerini güçlünün yanında güç sahibinin bir parçası gibi görmekte dir.( ekonomik özgürlüğünü kazanamayanlar birey olamazlar) birey leşmenin ayrıcaliğini yaşayamayan bu yapıda her zaman ağalar ,şeyhler ,beyler rahatça örgütlenebilmekte ve bir avuç yönetici tabaka halkın bütün emeğini alınterini ve düşüncelerini sömürmekteler adeta. böyle bir ortamda pkk doğu ve güneydoğuda örgütlenmiş ve bu güne kadar varlığını sürdürmekte pkk nin doğuşu ilk olarak feodal toplum düzenine bir başkaldırı argümanlarını kullanarak halk içinde örgütlenmesi kolaylaştırdı ..güneydoğudaki bu feodal düzen abdülhamit hanın ( hamidiye alaylarına) kadar dayanmakta ve cumhuriyet döneminde tam anlamıyla toprak reformu yapılamadığı için bu düzen günümüze kadar devam etti..terör olayının çıkışıyla devlet terörü bastırmak için askeri yöntemlerle birlikte o bölgedeki ağalar eliyle terörle mücadele ye gidilmiş ve toplum adeta kutuplaştırılmış hatta terörize edilmiştir.. vetoplum piskoljisi tamamiyle çatışmacı bir yapiya bürünmüş..doğu ve güneydoğuya baktiğimizda halk bir tercihe itilmiş ya devlet yanlısı olacaksın veya terör yanlısı . halkı bir tercih noktasına iten bir düzende halk kendini bir yere ait hissetmek için veya kendi güvenliği için bir taraf ta yer almak zorunda kalıyor.. devlet halkı için vardır hiç bir sistem vatandaşını bir tercihe zorlamamalı ve halk istediği gibi ve sistemin sınırları içınde istediği gibi yaşayabilmeli.korucuların yapısına baktığımız zaman genelde aşiret üyeleri arasında seçilmekte .. aşiret liderleri de devletin imkanlarıyla kendi düzenlerinı sağlalaştırma yoluna gitmekteler..ancak bütün korucuların yanlış işler yaptiği ve kendi çıkarları için varoldukları elbette söylenemez ancak bu sistem genelde gerilim üretmekte ve bu gerilim onların geçim kaynağı haline gelmektedir.koruculuk sisteminden binlerce kişi istihdam edilmekte ve bu sistem adete bir iş kapısı haline geldi. bu sistem güvenlik sisteminin dişinda bir istihdam alanı gözüyle bakarsak daha doğru olur. bana göre istihdam edilen bu korucuları başka alanlarda istihdam ederek koruculuk kaldırılmalı..pkk terörünün çözülmeye başladığı bu dönemde halkın bir kesimini silahlandırmanın bir anlamı yok .birine silah veriyorsunuz diğeri de bu milis gücü görerek öbür tarafta yer almaya zorlarsınız bu yanlışı düzeltmek lazım.devletin terörle mücadelede koruculuk sistemine ihtiyacı yok asker polis devletin güvenlik güçlerinden başka o bölgede hiç bir yapı otorite olmamalı devler orda direkt bir şekilde varolmalı..sonuç olarak terörün çözülmeye başladığı bir dönemde koruculuk sistemine ihtiyaç yoktur ve koruculuk feodal toplum yapısının milis uzantısı olarak devam ederse terörün çözülmesi zorlaşacaktır.. korucuların karıştığı illegal işlere göz yumulmamalı ve bunun önü alınmalıdır .. türkiyedeki feodal toplum yapısı ve ırakın kuzeyindeki toplum yapısı hemen hemen aynıdır barzanının önceki yıllarda yaptiği bir açıklamada ,(eğer siz kerküke karışırsanız bizde diyarbakır a karışırız) sözü iç içe geçmiş bir toplumsal ilişikinin göstergesidir. Barzanını sahip olduğu milis güç ve bizim koruculuk sistemi benzerlik göstermekte barzanınınin fikirsel yapısı güneydoğuda ve aşiret yapılarımızın fikirsel yapıları örtüşmekte en basit örnek olarak geçen yıllarda çok eşlilikle ilgili bir yasa çıktı. ve bizim doğu ve güneydoğunun da durumu hemen hemen aynı ,aynı kültür ve etnik kimliğe , aynı dile sahip ve ortak bir gelecek kuracak kadar ortak müşterekleri olan bir toplumu sınırlar neden ayırsın eğer koruculuk sistemi kaldırılmazsa mesut barzaniye (korucu başı) ünvanı verelim ve hep beraber bu bölgede yaşayalım…

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

TÜRKİYENİN HENRY KİSSENGERİ(AHMET DAVUTOĞLU)

Pazar, 03 May 2009 sicia 1 yorum

ahmet_davutoglu

Başbakanın bu güne kadar yapmış olduğu en doğru iş Ahmet Davutoğlu nu dışışleri bakanlığına atamasıdır. yeni dışışlerİ bakanımız dış politıkanın duayenlerinden biridir ve dış ilişkilerde yeni bir dönem başlayacağını ve güzel başarılar elde edeceğimizi umutla bekliyorum .bu bağlamda Ahmet Davutoğlunun bu mülakatını mutlaka okuyun. HOŞGELDİN AHMET DAVUTOĞLU

Türkiye-AB İlişkileri

Parçalanan devletler, iç çatışmalar ve doğal kaynaklar için savaşlar: Ortadoğu”daki tehlikeleri Türkiye ve AB devletleri sadece beraberce etkisiz hale getirebilirler.

Ortadoğu”nun istikrara kavuşması geleceğin Avrupa dış politikasının kendini ispatlamasındaki en büyük sorumluluklardan birisi olacaktır. AB ülkeleri Türk potansiyelini kullanmaya karar verirlerse, AB”nin söz konusu kendini ispatlamasında Türkiye Avrupa”nın en büyük ortağı olabilecektir. Öyleyse Ankara Avrupa Birliği”nin bölgedeki politikalarını mantıklı şekilde nasıl güçlendirebilir?

İlk olarak Türkiye”nin kendisine bir göz atarsak. Türkiye”deki yönetim modern ve yapıcı bir dış politika uyguluyor ve AB”ye entegrasyon konusundaki açık çabaları herkesçe bilinmektedir. Türkiye bölgenin tüm aktörleri ve batılı ülkelerle iyi ilişkiler konusunda tek olma özeliğinde bir ülkedir. Bu ilşkilerin ne kadar faydalı olabileceği 2006 yılındaki Lübnan savaşı örneğinde kendini göstermektedir. O zaman Lübnan Başbakanı Fuad Siniora Başbakan Tayyip Erdoğan”ı telefola aradı ve ondan yardım istedi. Başbakan Erdoğan”da bunun üzerine iki gün içinde Başkan Bush, BM Genel Sekreteri Annan, İngiltere Başbakanı Blair, İsrail Başbakanı Olmert, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Suriye Devlet başkanı Esad ile telefon görüşmeleri yaptı. Muhtemelen hiç bir ülke hükümet başkanı bütün taraflarla bu nispette iyi bir kontakt kurma imkanına sahip değildir. Türkiye hem Batı”nın hem de İslam dünyasının nabzını hissediyor. Türkiye”nin geleceğe dönük dış politikası Ortadoğu için bir vizyon öngörüyor ve de Türkiye”yi Avrupa Birliği”ne sokacak bir iç politik reform programını takip ediyor. Bu dış politika uygulamasını altı prensip belirliyor.

1) Türkiye”de ve bölgede güvenlik ve özgürlükler arasında bir denge kurulması. Kim güvenlik için özgürlüğü kurban ederse, Saddam Hüseyin”in Irak”taki uygulaması gibi, otokratik bir yapı meydana getirir. Tam tersi olarak, güvenlik yerine sadece özgürlük tercih edilirse, bugünkü Bağdat”ta günlük olarak görüldüğü gibi, bu durum anarşiye götürür. Türkiye bugün AB”ye tam üyelik hedefinde özgürlük ve güvenliği birbiriyle barışık halde bulundurabilmektedir.

2) İhtilafsız bir politika: Komşularla gerginlikler ülkenin kendi güvenliğini tehlikeye sokuyor. Fakat güvenlik olmaksızın vatandaşarın özgürlükleri sadece iç politik reformlarla güçlendirilemez.Türkiye doksanlı yıllarda komşularıyla oldukça değişken ilşkilere sahipti; ancak bugün neredeyse istisnasız şekilde bütün komşularıyla ilşkileri çok iyi durumdadır. Bu iyi ilişiler Ankara”ya içerdeki reformlar konusunda daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.

3) Komşu ülkelerde kaos ve güvensizlik ortamına karşı bir barış politikasının uygulanması. Bu durum Balkanlar”ı, Kafkasya”yı, Ortadoğu”yu ve Orta Asya”yı içermektedir. Eskiden Türkiye”nin önceliği yalnızca kendi siyasal sınırları içindeki güvenlikti. Ülke sınrları dışında oluşan tehlikeye karşı içerde savunma yapılmaya çalışılırdı. Fakat bugün biz biliyoruz ki, sadece kim soft power ile ülke sınırları dışında bir etkidede bulunursa kendisini gerçekten koruyabilir. Kim bunu yapmazsa komşudaki tehlikeler günün birinde kendi kapısını da çalacaktır. Bosnalı ve Kosovalı mülteciler nereye sığındılar? Başka devletlerle birikte Türiye”ye de. Iraklı Kürtler Saddam Hüseyin”in saldırılarından korunmak için nereye sığındılar? Türkiye”ye.

4) Farklı işbirliği ilişkileri birbirlerine karşı olmak zorunda değildir, bilakis birbirini tamamlayıcı olmalıdır. Bu bağlamda Türkiye”bin ABD ile NATO içinde ve dışındaki ilişkileri AB”ye alternatif ilişkiler değildir. Rusya ile Türkiye arasında tarih boyunca yapılmış bir çok savaş ve mücadele sonrasında Rusya”ya karşı artan iyi ilişkiler AB ve ABD ile ilişkilere zarar vermeyecektir. Avrupa”ya olan bağ Türk dış politikasının temeli olarak kalmaya devam edecektir.

5) Bölgesel değişimlere reaksiyon olarak dinamik bir diplomasi: Eskiden bazıları Türkiye”yi kuvvetli kasları olan, zayıf bir mideye sahip, kalbi hastalıklı ve orta ölçekte bir beyne sahip olarak görürdü. Bununla: Güçlü bir ordu, zayıf bir ekonomi, eksik bir bilinç ve stratejik yetersizlik kastedilirdi. Bugünse bu algılama değişmektedir. Şöyle ki; Türkiye”nin ekonomisi istikrar kazanmaktadır, güvenlik alt yapısı güçlüdür ve diplomasisi kendinden emin ve yapıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Örneğin Papa”nın 2006 Aralık ayındaki Türkiye ziyareti öncesi bir çok kimse muhtemel bir krizi öngörüyordu; ancak buna karşın tam tersi olarak ziyaret büyük bir başarıyla gerçekleştirildi. Veya Kıbrıs meselesinde: Orada Ankara BM planyla ilgili referandum konusunda yapıcı ve yaratıcı davranmıştır. Sonunda planı reddeden Rum tarafı olmuştur. Fakat maalesef AB şimdiye kadar olduğu gibi yine Rum kesimininin oyun bozanlığını ödüllendirmiş, Türk tarafınıysa cezalandırmıştır. Yine örneğin Ortadoğu”da olduğu gibi Arap ülkelerindeki ve İsrail”deki basında Türkiye üzerine yazılan makalelerin yüzde doksanında Türkiye”nin insiyatif kullaması övülüş ve bölgedeki yeni soft power konumu takdir edilmiştir.

6) Uluslararası kuruluşlarda daha güçlü bir temsil: BM insiyatifi dahilinde 2005 yılında oluşturulan “Medeniyetler İttifakı” projesi Türkiye ve İspanya”nın ortak çalışmasına dayanmaktadır. Bu çalışma muhtemelen zamanımızın en büyük meydan okumasına karşı önemli bir katkı sağlayacak ve kültürlerin çatışmasını engellemeye yönelik bir insiyatif olacaktır. Geçtiğimiz yıllarda Türkler uluslararası organizasyonlarda yönetim pozisyonlarında görevler almışlardır. Ekmeleddin İhsanoğlu bugün İslam Konferansı Örgütü”nün ( İKÖ ) Genel Sekreteri”dir. Kemal Derviş BM Kalkınma Programı ( UNDP ) Başkanıdır. Türkiye”nin eski Dışişleri Bakanlarından Hikmet Çetin 2006 yılına kadar Afaganistan”daki BM sivil yönetiminin başında bulunuyordu. Bundan başka Türkiye çok sayıdaki ulslararası organizasyonun üyesi durumundadır. Örneğin NATO, OECD, G-20 devletleri, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ( KEİ ), Ekonomik İşbirliği Örgütü ( ECO ) ve Gelişmekte Olan Ülkeler Örgütü D-8 gibi yapılanmalar bunlardan bazılarıdır. Yine Ankara 2005 yılından bu yana Afrika Birliği”nde ( AU ) gözlemci ülke konumundadır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Afrika Biriliği”nin Addis Abeba”daki sekizinci zirvesinde şeref konuğu olarak bulunmuştur. Çünkü Türkiye Çin”le birlikte Afrika”ya en çok yardımda bulunan ülkelerden biridir. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül”ün 2006 ve 2007″deki ziyaretlerinin kanıtlayacağı gibi Türkiye Arap Ligi ile de sağlam ilişkilere sahiptir.

Öyleyse bu kadar ilişkiler ağı bulunan Türkiye AB”ye Ortadoğu”daki bu devasa problemlerin üstesinden gelmede nasıl yardım edebilir? Ve neden bu bölge AB için hayati bir öneme sahiptir?

Başka bölgelerdeki krizlere nazaran Ortadoğu”daki problemler dünyanın geri kalanından soyutlanamaz. Çünkü Ortadoğu”nun kültürel veve tarihi arka planı bütün dünyanın siyasal durumuyla bağlantılıdır. Çoğu AB ve ABD vatandaşı duygusal anlamda o kadar kuvvetli şekilde Ortadoğu”ya bağlı ki, batılı hükümetler bu durumu görmezden gelemezler. Kim bölgeye ilgi göstermemeyi yeğlerse orada oluşan küresel güvenlik risklerine karşı da seyirci kalmakatan başka şansı kalmayacaktır.

Önümüzdeki 2014-2015 yılları içinde Avrupa, ABD ve Ortadoğu ülkeleri bölgeyi derin değişikliklere sürükleyen Birinci Dünya Savaşı”nın 100. yılını anacaklar. Türkiye de bu dönemde AB”ye tam üye olmuş olacak veya tam üyeliğe çok yakın bir konumda bulunuyor olacaktır. Türk hükümeti şimdiden şu sorunun cevabını arıyor: Biz yakın gelecekte nasıl bir Ortadoğu”yla uğraşmak durumunda kalacağız? Buna yönelik üç ayaklı bir gelecek vizyonu öngörülüyor. Bunlar: Siyaset, kültür ve ekonomi.

Siyasal boyut: 2015 Ortadoğu”su bütün ülkelerin ve güvenlik sistemelerinin 1975 Helsinki anlaşmalarındakine benzer etkili bir siyasal diyaloğa ihtiyaçları bulunmaktadır. Türkiye, KZSE”yi göz önünde bulundurarak, yeni çözüm mekanizmalarını hayata geçirmiştir. Daha Irak Savaşı başlamadan Ankara, Irak”ın komşu ülkelerini konferansa davet etmiştir. Bu konferans çerçevesindeki buluşmalar Irak”ta durum istikrarlı bir hale gelinceye kadar devam edecektir. Bölgede dayanıklı bir strüktürel yapının inşası Türk-Arap Foumu ile Arap Ligi”in beraber hareket etmesiyle kolaylaşmıştır.

Kültürel boyut: Şehirlerin renkliliği ve kent kültürü barışçıl çok kültürlü topluluk için turnusol testi niteliğindedir. Yakındoğu çeşitliliği bize İstanbul, Kahire, Kudüs veya Şam gibi şehirlerde bunun örneklerini sunmaktadır. Zira bu sayılan şehirlerin ana caddelerinde camiler, kiliseler ve sinagoglar yan yana duruyorlar. Bölge kültürel alamda hiç bir zaman yeknesak bir özelliğe sahip olmamıştır ve de olmayacaktır. Bütün şartlarda değişik etnik ve dini grupların Kudüs”te, Beyrut”ta, Kahire”de, Kerkük”te, Bağdat”ta ve Basra”da bir arada yaşamaya devam etmeleri garanti altına alınmalıdır. Dışarıyla bağlantısı kesilmiş şehirler ve semtler bölge için bir kabustur. BM”nin ” Medeniyetler İttifakı” bu çeşitlilik vizyonunu desteklemektedir.

Ekonomik boyut: Ekonomi barışın temeli olabilir. AB, Avrupa”ya karşılıklı iktisadi bağımlılıklarla barış ve istikrar getirmiştir. Bu prensipe sadık kalarak Türkiye bilinçli şekilde Irak”a ve Kuzey Irak”a yönelik ilişkilerini sürdürmektedir. Ankara bu yıl Suriye ve Mısır”la serbest ticaret anlaşmaları imzaladı ve körfez ülkelerine yönelik özel ilişkiler inşa etti. Ayrıca İran”la ticaretimiz de karşılıklı olarak artmaktadır.

Siyasal diyalog, kültürel birlikte yaşam ve iktisadi bağlar tehlikeye maruz kalmış Ortadoğu için hayırlı olacaktır. Bunun alternatifiyse korkunçtur. Bu ilkeler başarıya ulaşmazsa bölge öyle bir felaketle karşı karşıyadır ki, bu Birinci Dünya Savaşı”nın tahribatından çok daha fazla olacaktır.

Yukarıda ifade edilen vizyon işte bu yüzden başarıya ulaşmak zorundadır. Ne ihtiraslı politik hesaplar ne de karşılılı yanlış imajlar bunu engellemelidir. Tarihi fırsat önümüzde bulunuyor. Türkiye ve AB ortak bir program geliştirmelidir ve bununla da Avrupa”da ve Ortadoğu”da barış, refah ve istikrarı garanti altına almalıdır.

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

AŞK HEP TEK KİŞİLİKTİR

Cuma, 24 Nis 2009 sicia 4 yorum

eros

Birini sevdiğimizi kabul edip bunu çevreye duyurmaktan neden korkarız?Bu sorunun cevabını  yaşamadan vermek çok zor olsa gerek  önce  heyecan,sevgi,  aşk ,tutku,vb gibi birçok kavramı  tanımlamak ve bu tanımlar üzerinden üzerinden yazıyı devam ettirmenin sağlıklı olacağı kanaatindeyim.

HEYECAN:Heyecan;sevecen,sıcak bir güvence ile gönül rahatlılığı getiren bir güven ve benimseyiştir kişiye her zaman hissedeceği güven ve güçlülük sağlar…

SEVGİ:Sevgi sözcüklerle yada beden diliyle tanıdığımız birinin  varlığının size rahatlık vermesi onunla karşılıklı güveni,dürüstlüğü,çok beğenmeyi,bağlılığı,ve onunla birlikte olmanın getirdiği mutluluk hissidir…

AŞK:Bir ilişkiden ziyade   hislerine muhatap olan kişiye  ve ona karşı beslenen duyguya  gösterilen özenin niteliğidir.Aşk; şuçlama ,yargılanma ver reddedilme korkusu olmaksızın karşımızdaki için özlem,umut,neşe ve hüzünlerle dolu ruha hitap eden bir mabed niteliğindedir.

TUTKU:Tutku kişilerin benliklerini oluşturmaları için gerekli nedenleri sağlayan karşılıklı etkin ve değişen bir bağlılık alışverişidir.ve burda  her bir birey karşındakini kendisinin uzantısı  olarak değil;eşsiz,her zaman çekici ve güzel bir birey olarak görür.Bu durumda  kişiler kendi benliklerini yitirmek korkusu olmaksızın,kişiliklerini karşı tarafınkiyle birleştirirler..

Yukarıda tanımlarını yaptığım kavramlar birbirleriyle çok karıştırılan tam net olark tanımları yapılmamış kavramlar.. Bu duygularımızı doğru tanımlarla ifade edemiyoruz ve sevgi yi aşk  veya aşkı tutku diye ifade ediyoruz bu son derece yanlış ve aşık olan arkadaşlarımız benim yeni tanım getirdiğim bu kavramlara bakıp gerçekte hissettiklerinin kavramsal karşılığının ne olduğuna baksınlar..Aslında bu kavramlar üzerinde  bilimsel araştırma yapan biri değilim ama insanlar ihtiyaç duyduklarında hissettiklerinin kavramsal karşılığını ararlar benim kide hissettıklerime bir  kavram bulma çabası  ve bu itici güç beni kavram lara yeni yorum getirme ye sevketti..Klasik şeyler vardır insan kaç kere aşık olur? birden çok kişiye aşık olunabilirmi? veya aşk bitince sevgiye dönüşür mü? gibi sorulara cevap bulmak benim çabam .ilkokulda hepimiz birine ilgi duymuşsunuzdur ve onsuz hayat düşünemezsiniz bir bakmışsınız herşey değişmiş ve lisede aynı şeyleri hissedersiniz işte bu duygular yukarda tanımladığımız (HEYCAN)  kategorisine girer ve yeni bir kimlik ve sosyal ortam ve yeni bir dünyaya adapte dönemlerinde geçici olarak hissedilen daha çok masumiyet ve hormonsal  ağırlığı olan bir duygudur..Lise dönemlerinde ve sonrasında  piskolojik olarak var olma mücadelesi verdiğimiz bu süreçlerde  genellikle   duygusal deney yapan  ve sadece hormonların emrinde bir süreçtir bu sürece  bir kavram bulmak  bence  doğru değildir  çünkü hayatımızın kayıp ve boşluktaki evreleridir ama bu süreç teki deneyimler ve yaşananların etkileri bütün bir ömür  sürer.. Bu ara evreden sonra belli şeyler rayına oturmaya başlar . ve yeni bir dünyaya adım atarsınz, artık özgür olmanın  bir ihtiyaç olduğunu ve otorite  tanımamazlığın ve otoritelerden hatta sosyal hiyerarşiden  nefret edilen dönemdir . Bu dönemde sadece sizi anlayabilecek ve dürüstlük  anlayış ve hoşgörü çerçevesinde bir ilişki veya iletişim ihtiyacı hissedersiniz bunu bendeki adı ise ( sevgidir). Varolma mücadelesinin bittiği  , dünya görüşünün netleştiği , birey olabilmenin farkına vardığımız  ekomomik , sosyal olarak bir  yer edindiğimiz  ve duygusal olarak netleştiğimiz dönemlerde ise  artık alıcılar açılmıştır ve yaşamının geri kalanını sürdüreceğin ve yaşamını  uğruna  bir kalemde sileceğin birini aramaya başlarsın. Bulursan  o aradığın kriterdeki kişiye körü körüne bağlanırsın ve artık hayatını  merkezinde o vardır ipler elinden kaçmıştır her şeyini onun için ,onun beğenisi için ,ve onun mutluluğu için, yapmaya başlarsın ve o kişiye angaje olursun  adeta ve bu hissiyatın adı da (aşk )olur…  hayatının hiç bir evresinde bu duygu nun izlerini silemezsin  ve hayatını sonuna kadar  o ilk an la yaşarsın… eğer  aşkına  aynı şiddetle karşılık bulabilirsen (tutku) doğar . bundan sonrasını herkes kendi hayatına uyarlasın  aşk dolu ömür diliyorum saygılar selamlar….

 

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

Aklın Yolu – Sonu…

Çarşamba, 22 Nis 2009 Burak Yalim 1 yorum

Bu topraklara has bir olgu sanırım bu kadar farklılaşıyor olmak. Bu ülke insanının tepkilerini tanımlarken, “Aklın yolu birdir” deyişi bile anlamsız kalıyor. Netice itibariyle kötü ile iyi olanın ayrımını her beşer yapabiliyor olmalıdır. Yeşili başka bir renk görmek renk körlerine özgü ve bu hastalık da öyle her insan da olan bir şey değil diye tahmin ediyordum. Yanılmışım.

Ne zaman ki “darbe” kelimesinin meşruiyeti olabileceğine inanan yığınla insanı ardı arkasına tanımaya başladım işte o zaman bu ülkede birşeylerin benim bilmediğim, anlamadığım şekilde geliştiğini idrak ettim. “Darbe” dediğimiz şey bir boks maçında iyi puan almak için kullanılabiliyor sanırım ama bunun dahi belden aşağısı eksi puan yazdırıyor hanenize. Hele bu darbe demokrasiye vuruluyorsa -ki bu demokrasi kavramı; insanın tercih edebilmesi, fikrini beyan edebilmesi, alternatif üretebilmesi, var olanı değiştirebilmesi… gibi anlamlara geliyor – vay halimize. Vay halimize fakat hangilerimizin vay haline? İşte bu sorunun ardında gizlenen bir gerçektir “Aklın yolu birdir” deyişini yalanlayan cevap. Çünkü ülkemde, bu “darbe” ye meraklı insanların olması bir yana bunlara kol kanat germek isteyen, anlamadığım halleri ile slogan atıp destek veren insanlarım var. Bu insanlar da suç elbette var ama ya buna inandırılmış olmalarındaki suç kimin?

Darbecilik sanırım eski bir gelenek bu topraklarda. Padişahın bilmem neyini beğenmeyip -bu nedense hep para ile ilgili konudur- kazan kaldıran yeniçeriler ile “our boys have done it” kodlu mesajın belirttiği “our boys” arasındaki yedi farktan ötede bir benzerliktir “darbecilik”. Arada epey zaman var ve bu zamanda öldürülen padişah mı, asılan başbakan mı, yok edilen gençlik mi ararsınız orası sizin nereden baktığınız ile ilgili. Ama ben ısrarla yedi farkın buluştuğu tek kelime olan “darbe” tarafından bakmak istiyorum. Yoksa iş karışıyor, araya partizanlık giriyor ve padişahın safını tutan ile başbakanı sevmeyen ve gençlere dair bilmem nasıl düşünenler ortaya çıkıveriyor. Ama hepsinin temelinde olan yine “darbe”. Bir de artık modern zamanlarda diye tanımlanan, kansız, silahsız ve e-muhtıra şeklinde olanları var. Velhasıl bu “darbe” denilen şey çok gerekli bir şey sanki, her türlüsüne rastlamak mümkün olabiliyor. Ama ne demiştik biz, darbeyi yapmak isteyen, buna meraklı olanlardan çok bunlara manasızca arka çıkanlar neden masum?

Masumiyet karinesi denen bir olay var hukukta. Bu insanların suçlu oldukları kanıtlanana kadar suçsuz olduğunu ifade eder. İşte bu noktada darbeye arka çıkanların masumiyetini bulmak gerekiyor. Bence arka çıkanlar bu noktada masumdur. Çünkü bu ülkede darbe hep asker tarafından olmuştur ki şimdi birileri diyecek ulan darbe başka nasıl olur. Halkın isyanı belki isim değişikliği ile darbe değil ihtilal ya da devrim olur ama bir nevi sisteme karşı verilen mücadeledir ve birşeylere dur demek için yapılır. Ancak biz bu halkın yani sivillerin yapma olasılığı olanı -aslında olmayan- hiç görmedik, yaşamadık ki. Bize hep etrafımızdaki düşman ülkeler anlatıldı ve bu nedenle askerimizin güçlü olması gerektiği söylendi. Biz hep Yunan’ı, Ermeni’yi, Gürcü’yü, Suriyeli’yi, Arabı düşman bildik. Onlar düşmansa askerimiz çok kuvvetli olmalıydı ve yeri zamanı gelirse onlar istediği gibi siyasete müdahale etmeliydi. Mesela yıllar var ki ülkemde en güvenilir kurumdur asker. Biz, oy kullanır seçeriz ama seçmediğimize daha çok güveniriz. Çünkü her yerde düşman var ve siyaset erbabı onlarla işbirliği yapabilir. “Our boys have done it” derken ise onlar bizim çocuklardır (!). Pardon biri NATO mu dedi? Şimdi sorarım size; neden “darbe” cilik her yerde karşımıza çıkmasın ki? Ve benim güzel insanlarım buna destek çıkıyorsa suç onların mı? Bize anlatılan, okutulan, ezberletilen tarihin hiç mi suçu yok?

Yukarıdaki soruların cevabını kim nasıl verir bilemem ama benim cevabım; topluma -ki bu toplum devletini baş tacı etmiş- bu kadar tepeden indirirseniz, o da aşağıdan beklemez. Evet askerimiz, ordumuz bizler için çok önemlidir. Olması elzemdir ve olmaması düşünülemez. Ama içinde “darbe” sevdalıları olmamalı ve onu çok seven halkına artık aklın sonunda olan “aptal” muamelesini yapmamalı.

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

OYUN KURAMI ÇÖKTÜ

Cumartesi, 11 Nis 2009 sicia 4 yorum

chp_chess_gameOyun kuramı basit olarak birinin kazanıp diğerinin kaybettiği bir matematik silsilesidir. Bu matematiği sosyal, ekonomik ve uluslararası ilişkiler’de uygulayabilirsiniz. Soğuk Savaş dönemi dış politikası genelde oyun kuramı temelli bloklar arasındaki mücadele sonunda birinin kazanıp birinin kaybettiği bir model anlayışındaydı. Soğuk Savaş şartlarında ülkeler ve sistemler kendi içine kapanık olduklarından aralarında etkileşim yoktu ve adeta bütün ekonomik ve politik uygulamalar diğerinin kaybetmesine bağlıydı. Ancak Soğuk Savaşı ikili bir dengenin AB’yi bu denge içinde eritme startejisi olarak görüyorum ve bu oyunun sonunda SSCB yeni dünyaya ayak uydurmak için kendi sistemini feshedip yeni bir sistemle ikinci raunda başladı. Küreselleşen dünyada artık herşey içiçe geçmiş (ekonomik, sosyal, politik, askeri anlamda keskin kutuplar yok). Soğuk savaş döneminde askeri dengeler açısından baktığımızda Nato, buna rakip olan doğu bloğu ve SSCB vardı. Bu iki güç birbirini meşrulaştırıyodu ve birbirleri arasında bir denge sağlanıyordu. Rusya’nın yokluğunda 2001 yılına kadar nato bir düşman ve denge oluşturacak bir rakip sıkıntısı çekti. Bu sıkıntı 2001 yılında yeni bir düşmanla aşıldı. 2001 yılı ve sonrasında Nato’ya islami temelciliği esas alan radikal islamcı terör örgütleri askeri anlamda hedef oldu. Kültürel anlamda ise doğu medeniyeti  bir düşman ilan edildi. Samuel Huntington‘un medeniyetler arası çatışma tezi soğuk savaş sonrasında dünyadaki yeni çatışma sahaları ve  mücadele alanlarının sınırları çizildi. Bu çizilen sınırlara Türkiye hiç de yabancı değil. Türkiye bu mücadele alanının tam içinde.

Türkiye Soğuk savaş döneminde  batı bloğunda yer alarak batıya entegre olma çabaları içine girerek doğuya yabancı yaşadı. Doğuya yabancı yaşamak Türkiye’nin bölgede yapması beklenen hiçbir politikayı sağlıklı biçimde uygulayamamasına sebep oldu. Türkiye’nin soğuk savaş sonrasında iç politikasına baktığımız zaman  ekonomik olarak AB serbest piyasasına uyum göstermeye çalişan bir modeli takip etti. Türkiye tamamıyla milli bir ekonomiden uzak ve  global sermayenin en etkin olduğu bir ülke haline geldi. Yani ekonomik dinamiklerimiz tamamıyla diş dalgalanmalara açık hale geldi. Global Sermaye, Türkiye’de uyguladığı ekonomik operasyonlara gebe kaldı. Türkiye ise milli bir ekonomiden uzak ipleri Londra’da olan bir ekonomiyle, soğuk savaş’tan bu günlere  geldik. Bu ekonomik model Türkiye’de sosyolojik bazı tahribatlara yol açtı. Bu tahribat keskin sosyal uçurumlara neden oldu. Sağlıklı bir orta sınıf, Türkiye’de gelişemedi. Radikaleşmeler bu dengesiz ekonomik model sayesinde oluştu. Bugünkü meclis tablosuna baktığımızda zaten bu tablo ortada. Ülkemizde iyi gelişen bir orta sınıf olmadığı için elit yüksak sınıf ve fanatik getto alt sınıflar doğdu. Böyle bir toplum modelinde askeri anlamda Türkiye’de bir sol hareket doğdu ve bunun sıkıntısı içindeki yöneticilerimiz toplumda kimlik ve demokratik tercihler üzerinden baskı oluşturmaya gittiler. Toplumsal yapımızın sağlıklı gelişmemesinden dolayı ülkemizde din, etnik kimlikler, ideolojiler hep fanatik düzeyde kaldı ve bu fanatkliklerden çatışma doğdu. G.doğu’ya da bu açıdan bakmak çok daha doğru olur. Biz yıllarca kürt yoktur veya dil ve bunun gibi kültürel kimlik konusunda baskı yaptık.  Bu baskı bazı yapıların örgütlenmesinde zemin oluşturmuş oldu. Bu örgütle mücadelede devletin yanlış uygulamaları örgütün güçlenmesine hatta siyasallaşmasına yol açtı. Gelinen noktaya baktığımız zaman hukuki açıdan suç işleyen ancak etnik kimlikler ve kürt sorunu açısından g doğunun bir kesiminin temsilcisi konumuna geldi. Bu örgütlenme siyasallaştı ve bugünkü talepleri makul düzeyde kültürel kimliklerinin tanınması ve eşit yurtaşlık gibi gayet demokratik talepler. Bu tabloya baktiğimzda 30 yıldır çektiğimiz acılara hiç gerek yoktu ve demokratik olarak bu sorunlara çözüm getirilebiliceği ortaya çıktı.

Diğer bir kamplaşma ise laik, dindar kamplaşması. Bu konu da yıllarıdr  yöneticilerimiz arasında siyasi malzeme yapilan bir konu. Bu sorunun aslında halkımızla pek alakası olmadiği artık ayyuka çıktı. Sadece devlet sistematiğinin hangi tarfala entegre olacağıyla ilgili bir mevzu.

Son tahlilde baktığımız zaman iki konu Türkiye’nin yakın tarihinde meşgul olduğu konular laiklik, etnik kimlikler ve demokrasi, bu üç konu üzerinde Türkiye’nin mutabık kalması Türkiye’nin bütün problemlerini çözecektir. Şimdi bu konular üzerinde oyun kuramının çöktüğünü ispatlayalım. Türkiye demokratik, laik ve aynı zamanda müslüman ülke olmayı becerebildiği zaman bölgesinde model olabilecek bir ülke. Bu model sadece orta doğuda değil balkanlar, kafkaslar  ve hatta orta asyaya kadar uzanabilir. Yani bizim kullandığımız argumanlar komşularımıza yabancı şeyler değil.  işte bu ortak paydalar iyi ilişki geliştireceğimiz bölgelerle ortak idealler paylaşabileceğimizi gösterir. Örneğin ABD, Irak’tan denetimsiz devlet sistemi tam oturmadan çekilmeyi planlıyor. Ayrılırken de Şii, Sünni Kürt, Arap vb. gibi bir çok kamplaşmayı da arkasında bırakarak gidiyor. Bu sorunların çözümünde Irak’ın bütününe yardımcı olacak bir komşusu yok. İran sadece şii grupları destekliyor ve bölgede Irak’a model olacak ve yaralarını sarmasında yardımcı olacak başka ülke kalmıyor. Türkiye bu bölgede Irak’lılar için onların kendi kendilerini yönetmesine yardımcı olmak zorundadır. Kaldı ki biz o bölgede 100 sene öncesine kadar onlar için ordaydık ama şartlar değişti ve ordan çekildik yeniden doğmaya çalışan bir Irak’ın ve bölgede çağa göre yeni modellere ihtiyaç duyan bölge ülkeleri için rahim ağzı neden Türkiye olmasın. Türkiye yeni bir sistem belirledi ve bu sistem ne dine uzak ne laikliğe uzak ne de demokrasiye uzak. Hepsini bir potada eritecek gücü ve tarihsel birikimi var. Bu değerlerle biz bölgemizde ortak gelecek  kuracak ve onlara yol gösterecek bir konumdayız ve bu  ortak gelecekte umuyorum ki herkes kazanacak. Bizim kaybetmemiz bu bölgede kimsenin kazancına değil.  John Nesh yanıldı, çağ değişti ve oyun kuramı çöktü, yurtta sulh cihanda sulh için ve bölge kaderi için kazanmalıyız . saygılar selamlar.

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags:

“Prime Time”da Türk Pornosu

Perşembe, 09 Nis 2009 maleee yorum yok

Kusursuz bir gün işte
Bana kendimi unutturdun,
Başka biri sandım kendimi,
İyi biri…
(Lou Reed/Perfect Day)

Tek başına boyalı basın kültürü, cambazda konuşarak gürültü ve hava kirliliğine neden olan kafalar, abaküs kafası bile gerektirmeyecek kadar pürüzsüz beyinler için yapılan filmler, herhangi bir çözücü dahi gerektirmeden su ile reaksiyona girerek çözülen kitaplar, reklâmlara dahi çıkamayacak kadar telmaşa olan kâğıt mendil tipi ilişkiler, eğer ve de hala sizi hoşnut ediyorsa ya da rahatsız etmiyorsa, her gün önünüze konan beyinsizlik, rezillik, ahlaksızlık ve iradesizlik içeren sabit bir tabldot diyetiniz var demektir. O zaman ey güzel okuyucum hiç gerek duyma burada yazılan saçmalığı okumaya veya zamanını kaybetmeye zira diyet çetrefilli bir iştir ve bir kere deldin mi, devamını getirmek oldukça zor olacaktır.

“İnsan kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğini, dünyada sonsuz sorumluluklarının orta yerinde terk edilmiş ve yalnız olduğunu, bu dünyada kendi önüne koyduğundan başka hiçbir anlam ve hiçbir yardım almadığından emin olmadıkça, kendi iradesi ile hiçbir şey gerçekleştiremez.” Güven konusunda zaafı olan bir insan olan ben ki herkese güvenme konusunda flama ile en önde koşan bir kişi olarak bazen an geliyor ki bu sözüyle Sartre’ye hak vermeden edemiyorum. Mason yağmurlarının santimetrekare başına düştüğü miktar kadar, bir kelimenin farklı anlamlara gelebileceği canım Türkçemizde; “Sıçtığın bok kadar konuş.” diye fevkaladenin fevkinde bir aforizma vardır. E tabi ki Sartre bu boku sıçabilmek için oldukça fazla kazık yemiştir. İkili ilişkilerin yanı sıra tüm insan ilişkilerinde bu nane insanı her ne kadar büyük bir umutsuzluğa götürse de, dünya adına büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. Peki bunu yüzyıllar önce söylemiş olan Sartre’den bu yana insanlık tarihinde bu cümle bazında neler değişti ve değişiyor. Efenim işte tam burada konumuzun asıl tümcesine geliyoruz. Cambazın bize dayattığı ve her geçen gün normalin o olduğuna inanmaya başlayanların arttığı ülkemizdeki birey olarak canımdan çok sevdiğim yurdum kadınının düşürüldüğü seviyesizlikten dem vuracağım. Son birkaç aydır özellikle dikkatimi çeken ve bende hazımsızlığa sebep olan şey, kadının ülke cambazlarında düşürüldüğü durumdur. Misalse misal, ey her birini, kızıl saçlı, ela gözlü, geniş entelijasyonlu varsaydığım güzel okuyucu, tarih gibi ucu bucağı olmayan bir konu üzerinde ülke cambazlarında yapılan tek tartışma programında, sabit konuklarından biri olarak Türkçe konuşmakta zorlanan ve İngilizcesinin baskın olduğunu belli etmeye çalışan dalkavuklar gibi “aaaağğğmm” inlemesi çıkararak kelime geçişleri yapan bir kadın olması, kadın programlarında nasıl bir kafaya sahip olduklarını bir türlü çözemediğimiz, nerden türediklerini algılayamadığımız en hafifi 120 kg olan teyzelerden oluşan kadın programlarının olması, 4 tanesinden bir tam beyin çıkmayacak olan kadınların ülke sorunlarını tartıştığı bir program olması ve bıyıklı adamların ki bunu özellikle belirtmek ve içimdeki bıyık aşkına sövmek zorunda bırakan, düzgün konuşabilecek iken, bozuk bir telaffuz ile konuşan adamların çağırdıkları her kadına alenen ya da ellen taciz yapmaları ve buna sessiz kalan sadece et olduklarını sanan kadınlar tarafından çevrilmiş, günün her saatinden bir şekilde karşınıza çıkacak olan programlarla dolu bir cambaz kodoşluğu, pezevenkliği ve seviyesizliği karşında ne kadar dayanabilir genç dimağlar sorarım size? Güney Amerika dizilerinin pembe kodları ile etrafımızı çevreleyen ya da alayı zengin, güzel ve burnundan kıl aldırmayan ama hep bir aşiret reisi ile evlenen kurgulu dizilere ne demeli, bu çelişkiyi ve yozlaşmış dramayı izleyen genç mastürbatör ergenleri bu durumu nasıl izah etmeli? Peki ya gazetelerin magazin eki olarak verdiği ve benim “karı-kız eki” dediğim eklerdeki ifşa edilen hayatları manşete taşıyan gazetecilere ve buna hiç ses çıkarmayan kadın gazetecilerimize ne demeli? İlişkiler konusuna hiç girmek dahi istemiyorum, lakin bunun ünlüsü veya ünsüzü ile, ülkenin tüm sosyoekonomik yelpazesine yayılmış, yüzeysizliği cambazda 7/24 izlemekteyken, daha fazla vakit kaybına gerek yok diye düşünmekteyim.

Reha Muhtar denilen Türk işi Şirek’in Türk cambazlarında arzı endam etmesinden sonra Türkiye’de kadın olmak ve cambazda seyreylemek gerçekten daha da zor hale geldi aklı başında, belirli bir etik anlayışı olan kadınlar için. Onun zamanından kalma Şirekçikler şuanda her televizyon kanalında cinsel bastırılmışlıklarını, televizyona çıkan her kadını potansiyel yatak odası mecra malzemesi olarak görerek tacizde bulunmaktalar. O zamanlar ben de mastürbatörlükten yeni çıkmış bir genç olarak Yıldırım Türker’in bir köşe yazısında magazin ile ilgili yazdıklarını fazla sofistike ve felsefi bulmuştum belki. Ama şimdi tekrar okuyunca yazının burasına “cuk” diye oturduğunu düşünüyorum;


Magazinin Batılı ‘hayat stili’nden ödünç aldığı gecekondu işi bir şıklıkla sınıf atlaması da elbette, bununla bağlantılıdır. Magazin, aç sınıfların mastürbasyon malzemesi olmaktan çıkıp hayali bir burjuvazinin cinsel özgürlük takvimine dönüştüğünde artık ‘kendini taşıyabilecek adam’ arayan şöhretli kadınlarla kara para playboy’larını ’suçüstü’ yakalayan ‘Türk paparazzisi’ tiplemesinin elindeydi. Her dönem bir avuç sivrilmiş adam ve kadının aşk trafiği etrafında dönen bezdirici bir kovalamaca. Oysa bunun da kışkırtılmış tüketiciyi bir noktadan sonra kesmeyeceği belliydi. Nitekim, gitgide kartonlaşmış ‘ünlülerin’ Laila-Reina gibi ulaşılmaz hayal mekânlarında sahneye çıkması eski reytingi yapmıyor. Kaldı ki o muhabbet, klişelerle inşa edilmiş, profesyonel aktörler tarafından oynanan, uzun süre erotize edemeyecek erotik yapımlar.
‘Hardcore’, her zaman Reha Muhtar ve takipçileri oldu.

Evet takipçiler artık, olayı iyice hardcore boyutuna taşıdılar ve bizimde artık bir porno sektörümüz var hem de “prime time” denilen çoluk-çocuk tüm sebi-sübyanın ekran başında olduğu saatlerde. Ne diyim belki de, şimdi ben çok sofistike ve felsefi yaklaştım konuya.

Efenim tüm iğrençlikleri yazdıktan sonra bir makalede şöyle bir konu gördüm; “Bir Kadının Dönüm Noktaları”. Bu makalede, yazar bir kadının dönüm noktalarını verirken kitaplardan yararlanmış. Alt alta koyunca tadından yenmeyecek bir genel kadın biyografisi çıkıyor;

Kendine Ait Bir Oda/Virginia Woolf,
Kiralık Konak/Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
Emma/ Jane Austen,
Madam Bovary/ Gustave Flaubert,
Üç Beş Kişi/Adalet Ağaoğlu,
Mor Salkımlı Ev/Halide Edip Adıvar,
Tante Rosa/ Sevgi Soysal,
Kusursuz Kadınlar/Barbara Pym,
Kadınlar Ülkesi/Charlotte Perkins Gilman,
Refet/Fatma Aliye ve
Sırça Fanus/Sylvia Plath…

Ülen o değil de ben bu gidişle feminist olacam mına koyim.

Share This Post
Categories: Serbest Yazı Tags: