19May‘Gencim, milliyetçiyim, milletten şikâyetçiyim’

 

Bu başlık Can Dündar’ın bugünkü yazısının başlığıdır. Ben yazıyı beğendiğim, gerçekçi ve durumu da içler acısı bulduğum için paylaşmak istedim. Okumak isteyenler için link.

14May“SAHİCİ KADIN”dan “YENİ KADIN”a! (4)

19. yüzyılda Rus kadınlarının, Fransız hemcinslerinden de atak oldukları görülüyor. Şu şerhle ki, Rusya’da köylü toplumu ile aristokratların yaşambiçimleri arasında dağlar kadar bir fark var. Köylüler, dvor dedikleri büyük aile sisteminde, bol’şak denen aile reisinin emrine yaşıyorlar. Kadınların miras dahil hiçbir hakları yok. Evlenecekleri kişiye toprak sahipleri karar veriyor. Ortodoks Kilisesinin kadına ilişkin eksikli, günahkâr, lânetli vb. görüşleri toplumda da geçerli.

Buna karşın, durum soylularda farklı, öyle ki, daha 1812′de “Yurtsever Kadınlar Derneği” diye bir oluşum var; Rus topraklarında toplumsal amaçlar için kurulan ilk kadın örgütü olarak geçiyor. 1850′li yılların başlarında, kadınları Batılılaşma sorunlarını tartışırken görüyoruz. Bu yıllar, Rusya’da “kadın sorunları” diye bir kavramın da gündeme girdiği yıllar. “Kadın sorunları” tarihte ilk kez “toplumsal bozukluklar”ın arasında sayılmaya başlanıyor. Rusya’da “yeni kadın”ın doğması ile sonuçlanan süreç eğitim hakkı arayışı ile başlıyor. 1867′de yüz kadın, St.Petersburg Üniversitesine okula kabul edilmek için dilekçe veriyor,

istekleri kabul edilinceye kadar da okumak üzere yurtdışına gidiyorlar. Bu süreç, Rus kadınlarının Batıdaki hemcinsleriyle tanışmaları, Batılı düşünceleri Rusya’ya taşımaları ile sonuçlanıyor. Zaman içinde soylu Rus kadınlarını “halkçı hareketler”in içinde yer alırken görüyoruz. Yüzlercesi köylere gidiyor, kalkınma programlarına omuz veriyorlar. Dahası, Çarlık yönetimine karşı gizli örgütlenmeleri de destekliyorlar. Çar İkinci Aleksandr’a suikast tertip eden grubun içinde kadınlar var. Dünyada idam edilen (1881) ilk kadın suikastçı Rus Sofya Perevskaya. 1854 doğumlu Sofya, St.Petersburg valisinin kızıydı. 1869 yılında aynı şehirdeki Alarçin Kız Kolejine girdi. Burada kadın ekonomi-politik fikir külübüne katıldı, zaman içinde ihtilalci harekette yer aldı.

Çar’a suikast düzenleyen grubun içinde Sofya Perevskaya’dan başka üç kadın daha vardı: Elizabeth Kovalskaya, Olga Liubatoviç ve Praskovya İvanovskaya.

“Yeni Kadın” ve Jöntürkler
Bizde Avrupa’ya kız öğrenci gönderilmesinin Meşrutiyet’le başladığı biliniyor. Dr. Şefika Yavuz, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınların Eğitimi” başlıklı makalesinde bu dönemde eğitim gören kadınların Jöntürklere sempati duyduklarına, onları desteklediklerine işaret etmektedir: “Aynı zamanda millî duygularla yetiştiklerinden Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde önemli hizmetler yapmışlardır. Bilhassa Milli Mücadele’de etkili konuşmalar yaparak milleti harekete geçirmişlerdir. Dârülfünûn öğrencileri Şükûfe Nihâl ve Münevver Saime gibi hanımlar buna örnek gösterilebilir.” “Asker Saime” diye anılan Münevver Saime hanım, İstiklal Madalyası sahibi olup, savaştan sonra Edebiyat öğretmenliği yapmış.

Alev Alatlı 

14May“SAHİCİ KADIN”dan “YENİ KADIN”a! (3)

Cevri Kalfa isimli bir cariye
Tarihlere dikkat edelim: Cevri Kalfa isimli hanım 1808-1839 arasında yaşayan Sultan II. Mahmut’un hareminde haznedar, yani haremin kıymetli eşyalarının muhafazasından sorumlu. II. Mahmut, 1808′de katledilen III. Selim’in kardeşi; Mahmut’u katillerin elinden kurtaran Cevri Kalfa. Söylentiye göre, adamların üzerine kızgın kül atarak oyalarken, şehzadeyi baca deliğinden dama çıkararak kurtarmış. II. Mahmut, Bezmialem Valide Sultan’ın kocası. Cevri Kalfa, Valide Sultan, Tahire Hatun geleneğinde bir kız mektebi açıyor. Sultanahmet Parkı’nın karşısındaki okulun adı: Cevri Kalfa Mektebi. Ancak, bu mektep, “Yeni Kadın” için dönüm noktası sayılıyor, çünkü lise düzeyinde eğitim veren ilk kız okulu olarak meslek sahibi olmak isteyen Türk kadınlarının yolunu açıyor.

Dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekai açılış haberini verdikten sonra devlet politikasının duyurulması anlamında yayımladığı makalede şöyle diyor: “…Bir memleketin yaşaması umumi terbiyenin alınmasına bağlıdır. Cahilliği önlemek için gerek İstanbul’da, gerekse biladı selasede kurulan rüştiye mekteplerinin bu hususta yardımları görüldü. Memleketin her sınıf halkı bundan memnun oldular. Şimdiye kadar açılan mekteplerde erkek çocuklarımız ilm ü irfan sahibi oldular. Ancak kızlarımızın ilim sahibi olmaları hem farz hem de borçtur. Hayat mücadelesinde yorulan eşlerine yardımda bulunmak kızlarımızın vazifesidir. Bunu başarmaları da din ve dünyalarını bilmelerine bağlıdır. Kızlarımızın iffet ve kanaat sahibi ve itaatkâr olmalarında ana babalarının rolü büyük olmakla beraber, tahsilleri için Sultanahmet’te açılmış bulunan ve yeni tanzim edilen rüştiye mektebine kız çocuklarının gönderilmesi hususu ihtar olundu…”(3)

Müfredat
“Başlangıçta müfredat şöyleydi: Arapça, Farsça, matematik, güzel yazı, coğrafya, imla-edebiyat, ahlak, sağlık bilgileri… 1879′da bunlara Fransızca dil dersi eklendi. “..Maarif Nezareti’nin himayesinde Babıâli’de 12 numaralı hanede Avrupa usulüne uygun açılmış olan inas (kızlar) mektebine her milletten talebe alınmaktadır. Bu sebeple talebelerin garbi dillerden birini öğrenmeleri arzu olunur…” Dönemin gazetelerinin özellikle Vakit’in kız çocuklarının okula gönderilmesi konusunda ailelere ‘zorunluluk getirilmesi’ de dahil her türlü tedbirin alınması konusunda ısrarlı yayın yaptığı dönemdir bu… Sultan Abdülaziz’in Paris gezisinde fabrikalarda çalışan kadınları gördükten sonra açtırdığı Kız Sanayi Okulları’yla artık doğrudan ‘meslek sahibi kadın’ yetiştirmek de gündeme girdi.

“Mektebin yolları çizgi çizgi/ Mektebe gidiyor elinde cüz’ü/ İmana gelmiyor Osman’ın kızı…”
Aynı dönemde kız mekteplerinde ders verecek yeteri sayıda kadın öğretmen olmamasından kaynaklanan sorun da fetvayla aşıldı ve erkek öğretmenlerin kız rüştiyelerinde öğretmenlik yapmalarına imkân sağlandı. Ancak, yukardaki maniden anlaşıldığı gibi “sataşmalar” sürmedi de değil. Samsun’da şimdi adı Bozkurt Okulu olan ve Zübeyde Hanım Bağı diye bilinen mahallede açılan ilk kız okulunun Müdiresi İkbal Hanım’a yakılan türkü de şöyle: “Mektebin yolunda bir büyük bahçe/Kebap taşınır bohça bohça/ Hakim Bey’in kalmadı cebinde akçe/ Aman hocahanım etmemeliydin/ Sen bu düğüne gitmemeliydin.” Kız rüşdiyelerinde nakış dersi dışındaki derslere giren hanım hocalara ilk kez 1873 tarihinde rastlamaktayız. Dârülmuallimât’ın ilk mezunları olan bu hanımlar, aynı zamanda eğitim tarihimizde resmî okuldan yetişerek görev alan ilk hanım öğretmenlerdir. 1893-1908 tarihleri arasında ise, kız rüşdiyelerinde hiç erkek öğretmen bulunmadığını görüyoruz.

Aynı tarihlerde Avrupa’da neler oluyor?
Yaklaşık aynı yıllarda, İngiltere’de, daha doğrusu Birleşik Krallık’da kadınlar sonradan İşçi Partisine dönüşecek olan sosyalist Fabian Cemiyeti’nin çatısı altında biraraya geliyorlar. “Yeni Kadın” idealine edebiyatçılar, tiyatrocular, gazeteciler revaç verirken, “suffragettes” (veya “suffraget” - Türkçe’ye “süfrajet” olarak geçmiş) olarak bilinen hareket güçleniyor. Kelimenin kökeni “suffrage” oy hakkı demek. Oy hakkı talepleri İngiltere’de 1865′den beri var; John Stuart Mill gibi ünlü düşünürler de destekliyorlar. Ama, kadınların oy hakkı İngiltere’de 1928′den önce tanınmıyor. Bizde bu tarih 1923′dür.
Bu arada, dünyada kadınlara oy hakkı tanıyan ilk bağımsız ülkenin Yeni Zellanda olduğunu söylemeliyim. Yeni Zellanda, 1893′de, 21 yaşını tanımlamış kadınlara parlemento seçimlerinde oy hakkı tanıyor.
Süfrajet’lerin işleri İngiltere’de kolay olmazken, Amerika’da daha da zor, hatta süfrajet kelimesi bizim “…’lü Ayşe” tanımımız gibi, aşağılayıcı bir mahiyet kazanıyor. Ancak, oy hakkı talepleri durulmuyor; kadınlar kendilerini parmaklıklara zincirliyor, posta kutularını ateşe veriyor, vitrinleri indiriyor hatta bombalama eylemlerine dahi başvuruyorlar. Bunların arasında Emily Davison isimli birisi, kendisini protesto için Kıral’ın arabasının önüne atıyor ve ölüyor. (1912) Bunun üzerine geniş çaplı açlık grevleri başlıyor. Grevciler, gözaltına alınıyor, bir süre sonra da zorla besleniyorlar. İngiliz hükümeti, suffragettes’lerin kamuoyunda sempati yaratmalarını önlemek için yayın yasağı da dahil olmak üzere bir dizi yasa çıkarıyor. Bu defa hareket Atlantik’in diğer yakasına sıçrıyor. Amerikalı kadınlar Wilson yönetimine karşı protesto gösterilerine başlıyorlar.

Alev Alatlı 

13MayBüyük Patlama icin geri sayim basladi

Evrenin varolusunu incelemek amaci ile yapilacak olan büyük deney
icin CERN (Avrupa Nükleer Arastirma Merkezi) geri sayima basladi.
Aslinda baslik biraz yanlis oldu. Cünkü sayim büyük patlama (big
bang) icin degil, büyük patlamanin kücük boyutu icin basladi.

Öncelikle Cern hakkinda bir kac bilgi vermek istiyorum. CERN dünyanin
en büyük fizik nükleer arastirma merkezidir ve iki ülkenin, yani
Isvicre ve Fransa sinirlarinin yaklasik 100 m altindadir.Large Hadron
Collider (LHC) `Büyük Hadron Carpıstiricisi’ icin büyük bölümü Fransa
topraklarinin altinda 27 kilometrelik cember tünel kazildi.
Tünellerin icine yerlestirilen celik borunun ici, yine CERN’de
gelistirilen güclü elektromiknatislarla kaplandi. Bu miknatislarla
olusturulan manyetik alan, boru hattinin icindeki kücük caplı bir
kanalda ters yönlerden harekete gecirilecek protonlarin belirlenen
yörüngede yol almasini ve belirlenen noktalarda carpismasini
saglayacak. Carpisma noktalarindaki verilerin bilgisayara
aktarilabilmesi icin, `mutlak sifir’ sayilan -273 Calvin derecenin 2
derece üstünde (-271 Calvin derece) ’süper iletken’ haline gelen özel
kablolar geliştirildi. Protonların yol alacağı kalan kanalin, 140 bin
ton sıvılastirilmis helyum gazıyla sogutulmasi islemine de başlandi.

Her ne kadar fizik arastirma merkezi denilsede sadece fizikle ilgii
konulari ele aldigi büyük bir yanilgi olur. Bize WWW (world wide
web) hediye eden ve html nin kodlarini bulan birimdir. Bu birime
bunlar yetmemis GRID i icad etmislerdir.

Daha detayli bilgi ve videolar Cern adresinde.

Gelelim korkutan deneye. Deney en basit sekli ile atomlar
carpistirilarak büyük patlamanin kücük seklinin gözlemlenmesi
seklinde anlatilabilinir. Bu deney icin milyarlar harcanmis ve
binlerce insan 12 ay boyunca calismis. Deney sonrasinda
aciklanamayan ‘higgs parcacigi’ ve ‘karanlik madde’ nin gün isigina
cikmasi bekleniyor. Büyük bir radyasyon olusacagi icin fizikciler
deneyin yapildigi yere aylar sonra girebilecek ve deney esnasinda
kaydedilen verileri incelemeye baslayacak. Saniyede 40 milyon
fotografin cekilmesi planlaniyor. Verilerin kaydedildigi CD ler
türkiyenin aralarinda bulundugu 14 ülkede okutulacak.

Bu deney bir cok alani ve kisilei de yakindan ilgileniyor.

Tibbi ilgilendiriyor, cünkü deney sonrasi hala kullanilan MR’in daha
gelismis sekli bulunabilir ve kanser hücreleri daha olusum
asamasindayken tespit edilebilinir ve en erkeninden teshis
konulabilir.

Felsefeyi, Teoloji, Kelam gibi bilimleri ilgilendiriliyor, cünkü t+1
mi, t=0 mi, yoksa t-1 mi sorusunun cevabinin bulunmasi umut ediliyor.

Yazarlari, Yönetmenleri ilgilendiriyor, cünkü bu konudan sayisiz
hikaye cikar. Öyle zannediyorum ki ilk örnegide Dan Brown teskil
etmistir, deney ve Cern ‘Melekler ve Seytanlar’ isimli kitabina konu
yapmistir ve filmi de cekilmeye baslanmistir, cekimler bitmiste
olabilir. Da Vinci nin sifresinden sonra güzel bir kriminal film daha
seyircelerle bulusmak üzere.

Siyaseti, politikayi bizleri ilgilendiriyor, cünkü Türkiye sadece
gözlemci olarak katiliyor yani tam üyeligimiz de henüz onaylanmadi ve
artik vakit kaybedilmemelidir. 14 Nisan da bir anlasma imzalancakti
ama o anlasmaya ne oldu hicbir fikrim yok, bu aralar basin AKP
davasina yogunlasti bizide bilgisiz birakti. Gözlemci olarak katilan
ekiptede de beyin göcünün ilk örnek isimleri Roberto Saban ve Samim
Erhan da var.

Komploculari ilgilendiriyor; cünkü ispartada ki ucak faciasinda
hayatini kaybeden bilim insanlari da Cern de calismis ve ATLAS deneyi
icin katkida bulunmuslardir.

Ama en cok da felaket tellalcilerini ilgilendiriyor; cünkü “aman
deneyde terslik olur, karadelik cikar, hüp diye bizi yutar” “kiyamet
kopacak” gibi seyleri yaymak egelnceli olabilir. Yanilmiyorsam anti-
Cern adi altinda gruplasmalar olmus, eylemler yapilmisti.

Velhasili cok konusulacak deneye az kaldi.

Hamis 1; Dan Brown tarafinda yazilan kitabin orjinal adi; ‘Angels and
Demons’. Almanca versiyonu ‘Illuminati’ dir.

Hamis 2; http://microcosm.web.cern.ch/microcosm/LHCGame/LHCGame.html
bu sitede gayet hos, deneyin en basite indirgenmis seklini
bulabiliriz.

Kutlu Dudu

13MayYeni Dünya Düzeni ve Osmanlı Devleti

Daha önce Alev Alatlı’nın yazısına yapılan sansürle adını duyduğumuz Metin Boşnak’ın iki bölümlük yazı dizisini koyuyorum. Bana kalırsa ilginç bir yazı olmuş.

I. Soğuk Savaş Taziyesi

11 Eylül 1990’da Başkan Bush Körfez Savaşını “Yeni Dünya Düzeni” olarak nitelediğinde iki hususa zımnen dikkat çekiyordu. Birincisi, Soğuk Savaş dönemi Kapitalist Blokun Varşova Paktı ülkeleri aleyhine galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Ortadoğu’da herşeye rağmen, bir paylaşım dengesine bağlı olan Rusya-Amerika arasındaki denge, tahtırevallinin iki tarafına birden ayaklarını yerleştiren Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni “Pax Americana” lehine değişmişti. (Buna “bellum Americana” nın yeni yüzü demek de mümkün). İkincisi, uzun bir dönem İngilizlerin cirit attığı, bazen Çarlık Rusya’sına karşı Osmanlıyla karşılıklı hacetten dolayı paslaştığı, Osmanlı terekesi olan ülkelerde, tabii özellikle de petrol ve şeyh zengini, akıl fukarası ülkelerde, İngiliz tecrübesinden yararlanarak, ama eski kolonizatörü İngilizlerin ötesine bir Oedipus iştiyakıyla geçerek, yine ağırlıklı İngiliz mirası olan İsrail’in süflörlükleri ve mihmandarlığıyla hem enerji kaynaklarını hem de en eski medeniyetlerin kurulduğu “kutsal” topraklarda hakimiyeti sağlamaktı. “Yeni Dünya” Düzeni kavramının tarihçesi bir anlamda, Amerika’nın “Yeni Dünya” olarak etiketlenmesiyle hem de Amerikan tek kutuplu dünyanın resmi açılış konuşması tarzında ilam etmesiyle ilgiliydi.

Aslında Amerika kuzey ve güneyiyle sadece oraya giden kaşifler ve müstemlekeciler için yeniydi. Hatta 15. Asıra kadar giden kaşifleri de olmuştu. Ayrıca, Aztek, Maya, İnkalar gibi bir sürü medeniyet Amerikan toprağında binlerce yıldır yaşamıştı. Ayrıca Avrupa “eski dünya” idi, ama Avrupadan gelenlerin yeni toprakları da “Yeni Dünya” oluyordu. Tıpkı New York, New Hampshire, New England vs. gibi.) Yani bu Amerikan düzeni idi ve Amerikanın kolonyal kompleksini üzerinden atmak, Vietnam sendromlarını unutmak, artık geçici de olsa bilardo maçından atılan Rusya’nın eski “Sovyetler” alanlarına yakın üslenme ve ilerde Çin’e yakın olarak konumlanma hissiyatını da yansıtıyordu. 19. Asır başlarından beri süregelen protestan evanjelizmi Ortadoğu ve Uzak Doğu’da politik, ekonomik, dini misyonlarını sürdürmüş ve bu misyonlarının dinamizmini de Amerikan tarihinde kuvvetli bir damar olan “Manifest Destiny” ya da “Providential Design” diye adlandırılan Tanrının Amerikaya verdiği tarihsel misyonla bağdaştırmışlardı. Avrupa’nın özellikle İngiltere’nin Osmanlı sonrasında tahakküm ve sömürü alanına giren bu ülkelerde Amerika, Güneş Batmayan İmparatorluğu Amerikancası olan imparatorluğu, İngiliz izleri, etkileri ve yetiştirip bölgeye bıraktıkları, kamulaştırma-millileştirme dönemiyle, güya başımsızlaşan ülkelerin başına kendi çıkarlarını temsil eden milletlere aşina kendilerinden isimler ikame etmişlerdi.

Osmanlıdan “istiklallerini” kazanan, “ıtıkname”lerini koparan ülkeler, bizzat elleriyle İngiliz boyunduruklarını kafalarını geçirmişti. Daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin kurduğu Hicaz Demiryolu’nda raydan çıkmasıyla, İngilizler kendi trenlerini raylara oturtmuşlardı. Osmanlı Devletinin diğer vilayetleri de yerli işbirlikçi-özgürlükçülerin yardımı ve tavassutuyla, İttihat Terakki’nin de yanlışlıkları sayesinde diğer Avrupalı ülkelerin gönüllü müstemlekelerine dönüşmüştü. Bu hareketledeki çıkış noktası, illa da Batı sevgisi üzerine, idealleştirilen Batı Medeniyeti hayranlığından kaynaklanmıyordu. Vilayetlerin çoğunda, özellikle Abdülhamit sonrasında ihtirası gafletlerine galebe çalan, çaresiz, ama çare de arayan, heyecanları olan, ama heyecanları politik ve öngörü rasyonalitesinden uzak da kalabilen İttihat Terakki yöneminin uygulamalarına olan küskünlük ve husumetti. Öte yandan Hasta Adam’a yorgunluk ve aksamalarında bazen Rusya’ya engel olması için payanda olmayı da siyasi bir strateji olarak uygulayan İngilizler, bu husumet ve kusuf hallerini kendi lehlerine bir zafere dönüştürmeyi bilmişlerdi. Osmanlıyı yine bir Oedipus psikozu içinde algılayan “necip” halkların liderleri, darbe ve kanla yoğrulacak olan topraklarında petrol çerezlerini damarlarına kan olarak çekmeyi düşlerken, Azerbaycan dahil olmak üzere (Nobel çalışmalarında olduğu gibi), petrol ülkeleri petrol şirketlerinin ve onlara destek olan ülkelerin bir başka kündesine geldiklerinin anlayana kadar epey zaman geçecekti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni uluslararası kurum ve kuruluşların oluşmasında Veto hakkı olan ancak birkaç ülkenin bulunması demokrasinin Ortadoğu ya ne kadar damlayacağına dair planların açık göstergesiydi. Batının ve Rusya’nın tankları dolu ve ucuz fiyata dolmaya devam ettiği sürece, damlayan kan ya da demokrasi olması önemli değildi. “Demokrasi”nin “Demos” (bölge: alelade halk) kısmı algılalama ile semantik bir müphemliği ama kratos (yönetim, iktidar) bir telosu (gaye) ifade ediyordu.

 




Kategoriler