Vurgusu yüksek tümceler kuruluyordu. Sesi yüksek, boyutları da kendi gibi. Başlıklar atılıyordu damga gibi…
Herkes kendi çılgınlığının sesini yükseltirken, çığlıklara yasaklar konuluyordu bilinmeyen güçler tarafından. Deliliğe övgüler, asilliğe yalancı göndermelerin yapıldığı zamanlardı onlar.
Görüntüler tartışılıyordu hoş sohbetlerde. Göze görünenler ve görünmeyenin ötesine taşmış tahminler dilleniyordu. Herkes kendi hayatını alıntılamak heyecanındayken, hayatı ellerinden alınmış gibi ortada kalıyordu birileri… Kimileri… Kimsesizlik maskesi ardına sığınmış, ruhu burjuva sokak çocukları, acımasız sarfedilen sözcüklerini yutup yutup geri çıkarıyorlardı ağız içlerine. Geviş getirir misali çiğniyorlardı insan benliğini. Sevişme saatlerinde duyulan geviş homurtuları ve çılgınlığın içinde, bedenini kaybedenlerin duyumsadıkları şey, yavaş yavaş eksilen ruhlarından buharlaşan özsularının, ince bir tenekeye damlayış sesinin verdiği onulmaz sızıydı.
Sevişmek gibiydi tüm konuşmalar. Bir ileriye bir de geriye sarfediliyordu sözcükler. Adımlar telaşlı ve tutarsızdı. |İnsan olmakla, fahişe olup kendini satmak aynı şeydi aslında bu tartışmalar bağlamında.| Fakat sessiz olurdu bir taraf. Güçsüzlük ve kendini koruma isteği ön saflarında duruyorken bilinçlerin, koruyucularla örtülüyordu konuşmalar- kaka sözcüklere gebe kalamasınlar diye- ve aynı anda hem dokunulmak isteyip hem de aksini arzulayanların içine doğuyordu. Doğumları ile diğer ölümleri doğuran oluyorlardı bilinç tarlalarında. Bir kenara sıyırıp atıyorlardı bencilce. Dışlanmak ne kötü bir doğumdu…
Üzerine şiirler, yazılar, notalar yazılır, şekilller çizilirdi, matematiksel çözümlemeler yapılırdı sayfalarca ve ömürlerce. Ömürlerin ömrü uzatılır da uzatılırdı. Ama daha da önemlisi, tüm bu sözcüklerden daha değerli ruhlardan ağır ağır özsular boşaltılırdı. Kimse farkına varmaz, herkes yer çekimine, bir ileri bir geri karşı koymaya bakardı. Bedenler kıymık kıymık olurlardı.
Kimileri aynı evi paylaşmak bilincini, aynı rahimden doğmak veya et yığınlarında benzeşik gensel kesişmeler bulmak için savaşmaya dönüştürmüşken; “Aynı ev” kavramını, aynı bilinç,aynı erinç noktaları ile, ya da benzerlikler arasındaki kesişmeleri bulmaya çalışmak gayretiyle tanımlayanlar, kendilerini bunun savaşımına sahip olmak düzeyine getirmişlerdi bile. Bir parça et miydi önemli olan ve sevgileri kendi içinde sınıflayan?
Sevişmek gibi olan konuşmaları ve hiç biri bir fahişenin asilliğine erişemedi oysa ki.. Ne yazıktır ki tıpkı kendi bilinçleri gibi bilediler insanlığın sevgi söylemlerini. Ağızlarında çiğnediler daha önce -sadece-dilerine doladıkları sözcükleri.
Yazılan şiirler de, notalar da önemsizdi bir yerde. Şiirler getirildi ağızların en kokulu diplerinden. Bütün diş arası artıklar, kıymık olmuş bedenlerle temizlenirdi. Göndermeler yapılırdı kendisine dönük, çöp öğütücü kıvamına erişmiş sevişgen ormanlarına ruhunun.
Konuşmalar bittikten ve konuşmacı gittikten sonra, derin bir sessizlik oluverirdi. Hemen sonrasında başlayan “şıp şıp şıp…” sesleri eşliğinde, diğerinin agzına bıraktıgı acının ve işkencenin nahoş tadı duyumsanırdı.
Fahişeler sustu hep. Sözde insan konuştu. Konuştu da ne oldu? Elbet her zamanki gibi bir öğüten bulundu…
Fahişeler hep sustu.
Hep…
Sözde insan korumalarını geçirip zihnine, alınacağını üzerine alındı yine ve yine.
Sonra;
Fahişe kendi içine daha insancıl bir anlam doğurdu…
Haziran 12, 2006 / Ankara

Ekim 11th, 2007 at 19:57
Yine soyleyecek soz bulamadım, tebrikler.