İkinci gün…
Yaşam oyunu onurlu bir savaşla perde aldı bu sabah. Güneş daha tam gözükmeden tepede, adamın nasırlı elleri toprağın boğazında, toprakla göğüs göğüse çarpışıyordu adeta, ancak yaşam kaynağına kin gütmüyordu. Gün sona erdiğinde, muzafferdi, çünkü özgürdü ve kazanmıştı savaşını. Masum bir sebebi vardı mücadelesinin; tek derdi yarına çıkarmaktı erzağını. Toprak emeğini takdir etti adamın ve sonsuza dek cömert olacağına dair söz verdi o gün, adamın haince davranacağını ve üzerinde daha nice savaşlar gerçekleşeceğini sezmişti belki ama sessiz kalmayı yeğledi ve üstelik bu savaşların hiçbiri ilki kadar onurlu olmayacaktı. Lanetlemek istemiyordu çocuğunu, üzülüyordu. Adam biliyordu ki açgözlülük büyük bir suçtu. Tanrı ders vermek için kovmamış mıydı cennetinden onu? Antlaşmayı elinin tersiyle iten de oydu. Öyleyse herşey adamın elindeydi artık kendi yolunu kendi çizmişti ve burada yalnızdı. Etrafına bakındı. Henüz yorulmak için çok erkendi ama yorgundu, uyuyakaldı. Bilmem kaç bin yıl gibi geldi uykusu. Umut vericiydi rüyası; kardeşleriyle sonsuz bir düzlükte mutlu gördü kendini, huzur içinde sonsuza kadar yaşanacak bir yer! Ne kadarda benziyordu istenmediği mekana, vaadedilen… Sonra sıkıcı geldi rüyası ve uyandı birden.
Ertesi gün kalabalıktı. Toprak dışında herkes halinden memnundu. O üzerinde gezinen insanlardan rahatsız olmaya başlamıştı bile. Daha önce hiç görmediği türden yiyecekler, kumaşlar bir yerden bir yere taşınıyordu. Merak etti, fakat aynı zamanda temkinli davranmalıydı. Çünkü anımsıyordu, yaşamış gibi geldi bu gördüklerini önceden. Ancak bütün bunlara sahip olmayı da çok istiyordu. Eğer bunu gerçekten istiyorsa diğerlerinin arasına karışıp onun da karşılık olarak birşeyler sunması gerektiği söylendi adama. Ancak pazar yeri herkese göre değildi. Ne yapmalıydı, nasıl sahip olmalıydı kendinde olmayana ? Toprağa koştu hemen, artık sadece bir sonraki günün erzağını düşünmenin ötesinde daha fazla ekmeli, daha fazla toplamalı, gerekirse başka başka şeyler yapmalıydı. Öyle de yaptı. Bugün üzerine serpilen tohumların, açlığa, savaşlara, kötülüklere ve eşitsizliğe çare olacak tohumlar olmadığından emindi toprak. Barış tohumları değildi bunlar.
Bir sonraki gün dünkünden güzel midir bilinmez, aynı güneş gözüktüğünde aynı tepede, farklılık toprağın henüz üzerinde; sayısız adam ve mücadelesi. Kiminin kolay, kimininse zor. Gerçekten adaletli bir yer olabilir miydi burası ? Nedenini bilmiyorlardı ama artık içten içe herbiri diğerinden üstün olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Yegane çabaları buydu başından beri. Bazıları karşı çıksa bile altta olmaktan kurtulamadı, bazıları kabullendi bunu hemencecik, bazılarıysa doğuştan üstündü zaten! İlahi terazinin kefesi bir o tarafa bir bu tarafa savrulup durdu o gün.
Daha sonraki gün, adam diğerleriyle güneşi gördüğünde, karşılarındaki tepe aynı tepe değildi artık. Toprağı takip etmişlerdi, toprak ona karşı cömert davranacağına söz vermişti bir kere, denizleri geçenlerde oldu içlerinde, birlikte yaşamak yetmiyordu anlaşılan. Uzaklardaki topraklara sınırlar koydular, kazıklar çakıp burası bizim dediler. “Burası bizim ve burası da bizim”. Toprak endişeliydi, adamın başına kötü birşey gelmesinden korkuyordu. Lanetlemek istemiyordu çocuğunu, acıdı o gün adama. Belliydi bundan böyle mücadelenin geri kalanı; gözyaşları ve kan hep bu kazıkları, hep bu sınırları değiştirme çabalarında akacaktı.
Sonraki gün daha da erken kalktı adam. Ortalıkta ne güneş ne de tepe vardı. Hiçbir şey aynı değildi. Uykusuzluk çekmeye de başlamıştı, oysa daha geçenlerde ne güzel uyuyor ne güzel rüyalar görüyordu. Ah biraz uyuyabilse, rüya görebilse, uyanmak ister miydi hiç? Neyse ki yarın haftasonu biraz daha fazla uyuyup, biraz daha fazla dinlenebilirim dedi kendi kendine. Sonra haftabaşı koşuşturması tekrar başlayacak. Sabah erken kalkması gerek, işe gitmeli, hava kararmadan bitmez ki. Ah ne kadar sıkıcı bir yaşam, güneşi bile göremiyor, karanlıkmış fabrikası. Kendine ait olmayanı neden işler bu adam? Biraz uyuyabilse, aynı rüyayı görse uyanmak ister miydi? Kafasını kaldırdı “nasıl düşünceler bunlar, ne saçmalıyorum ben, kendine gel be adam”. Bilinçliydi, tabii ki insanoğlunun ilerlemesi ona bağlıydı, sonra ülkesinin geleceği. Daha fazla üretip, daha fazla tüketebilmeli ve geçmeliydi diğerlerini onun insanı. İlerleme ancak herkes üstüne düşen görevi yaptığı sürece kaydedilebilirdi. Bu bir savaştı; daha uygar ve özgür yaşama yolunda. Refah ve kalıcı barış için medeniyet savaşından galip çıkmalıydı. Herkes ama herkes için istiyordu tüm bunları. Doğru silahlarla donandığını düşünüyordu her geçen gün, her yönden sürekli geliştiğini ve ilerlediğini. Sonsuz bir güveni vardı kendine. Ayrıca; ‘savaşın kuralı olmaz’. “Benim bir idealimin vardı” diyemez asker. Oldukça bilinçliydi, iyi niyetliydi belki fakat düşünmeden de edemiyordu bir daha göremediği güneşi, toprağı ve kardeşlerini…
Ad Lucem

Yorumunuzu Yazınız.