Fransız ihtilalil ile gün yüzüne çıkan milliyetçilik kavramı din kavramının yönlendiriciliğinden sonra özellikle son yüzyılda etkisini çok şiddetli bir şekilde gösterdi. Hitler’in yahudi temizliği adı altında gerçekleştirmiş olduğu müthiş kıyım, Belçika tarafından yapılan suni “tutsi ve hutu ayırımı”yla Hutu’ların Tutsi’lere yaptığı katliam ve ermenilerin bir insanın yapamayacağı her şeyi Hocali’de yapması gibi örneklerle milliyetçiliğin faşizm’e yansımalarının nasıl olduğuna şahit olduk.
Hepimiz milliyetçiliğin sadece kıyımdan ibaret olmadığını çok iyi biliyoruz hatta bir milleti ayakta tutan en büyük olgudur yanlış kullanılmadığı sürece fakat millet olarak sabrımızın taştığı noktalarda milliyetçilik ile faşizm arasında gidip gelmek zorunda da kalmıyor değiliz(bırakılıyoruz). Gerçi tabii ki bizim faşizmimiz’in kıyım şeklinde olmasına imkan yok çünkü bir hoşgörü milletiyiz, bizdeki faşizm insan ayırmaya denk geliyor(faşizm,”teklik” anlamını karşılar kelime olarak). Son zamanlarda artan hain saldırılar karşısında oturduğumuz yerden lanet yağdırmanın faydasız olduğunu gören insanlarımız sokaklarda birlik olup teröristlere lanetler yağdırarak içlerinde birikmiş olan kini hiç olmazsa bir nebze çıkartmaya çalışıyorlar. Evlerinin camlarına bayraklar asıp birilerine göz dağı veriyorlar. Bu noktaya kadar herşey harika ve olması gereken şekilde. Asıl sorun buradan sonra zuhur ediyor. Zira medya olsun, dış mihraklar diye etiketlediğimiz kurum, kuruluş ve ülkeler olsun bu hain saldırılardan rant sağlamaya çalışan iç mihraklar olsun; kısacası paranın ve gücün sağladığı hoşgörüsüzlüğe sığınan zavallılar yuzunden bir kardeş kavgasına sürükleniyoruz. Bu sürüklenmeye kürtleri aşağılayarak, hor görerek ve hatta düşman kabul ederek yaklaşıyoruz(bir kürt mahallesinin taşlanması), aslında şimdiye kadar ötekileştirmemize meşruiyet kazandırmaya çalışıyoruz. Halbuki her zaman gururlanmamı(zı) sağlayan kurtuluş savaşında omuz omuza savaştığımızı unutuyor ve o mücadeleden başarıyla çıkmışsak bunun kürtlerin de sayesinde olduğunu göz ardı ediyoruz.
Her PKK’lı kürt fakat her kürt PKK’lı değil. Hepimiz bunu iyi biliyoruz fakat sözde “kürtlerin temsilciliğini” üstlenmiş demokrasi kelimesini kullanmaktan başka hiçbir çözüm üretemeyen sonuca yönelik hiçbir harekette bulunamayan ve yahut bulunmayan insanların da galeyanına gelip düşüncelerimize yön vermek konusunda aciz kalabiliyoruz. Bu yüzden en azından şu aralar “Sen adamı deli edersin”‘ cümlesini kullandığımızdaki gibi bu cümleyi kullanalım isterim. Lütfen deli olmayalım çünkü PKK’nın hala kimlerden yardım aldığını, ne amaçla beslendiğini ve hangi mihraklar tarafından yönetildiğinden hiçbirimiz emin olamayız. Hepimiz biliyoruz ki Ortadoğuda başarılı bir Türkiyeyi hazmedebilecek ne ABD, ne bir AB ülkesi, ne Rusya ne de bir İran var. Şu an müttefiğimiz gözüken Suriye ve İran’ın zamanında PKK’ya yataklık ettiğini, ele geçirilen PKK silahlarının Avrupa menşeili olduklarını ve Apo’yu birbirlerine paslayan Avrupa ülkelerini unutmayalım. Bu nedenledir ki karşımızda bir taşeron yok, çok güçlü ülkelerin kuklası var. Bizim asıl olarak yapmamız gereken bu dış mihraklara kesinlikle ve kesinlikle kendi insanlarımızı kullandıracak fırsatları vermemek için önce kendi hatalarımızı görmek çünkü beş sene öncesine kadar Türkiye’nin kürt ve kürt sorununa eğilimi açısında çok büyük başarısızlıklarının olduğu gün gibi aşikar. AKP hükümeti süresince yapılan yatırımların kesinlikle devamı gelmeli. Demek istediğim oradaki insanı “yapacak bir şey yok dağa çıkmaktan başka” bilincinden mümkün mertebe uzaklaştırmak. Bu zor değil, ütopya hiç değil. Hatta hükümetin doğuya yapmayı düşündüğü yatırımlar bu konuda çok umut verici.
Hiçbir propagandaya boyun eğmeyip milli sukunetimizi muhafaza ederek ve kardeşliğimize ters düşecek bir hareketten kendmizi sakınarak yolumuza devam etmeliyiz. Bilelim ki Türkiye’yi, Türkiye içindeki kavgadan başka bir şey yıkamaz. Bu yıkım’ın aktörü olmayalım.

Ekim 28th, 2007 at 04:43
Bırakın Suriye, Irak, İran sınırlarımızdaki vilayetlerimizi, aramızda kaç kişi Ankara’nın doğusuna gitmiştir? Orada neler olup bittiğini gerçekten biliyor muyuz?
Yorumlarımızı yaparken durum ve olayların bize yansıtılanlardan farklı olması ihtimalinin neden olduğu bir yanılgı içerisinde olabileceğimiz gerçeği üzerinde durmaktan daha çok çözüm önerilerimize zemin hazırlarken de “kardeş kavgasının önüne geçilmesi, iç-dış mihrakların tahriklerine kapılmamamız gerektiği vb.” gibi yıllardır süregelen basmakalıp devlet söylemlerinin de ötesine geçmemiz gerektiğini vurgulamak istedim.
Not : Meftare, Kürt değilim ancak bunun özel bir kelime olduğunu dolayısıyla büyük harfle başlaması gerektiğini hatırlatırım.
Yanlış :
“kürtleri aşağılayarak, hor görerek ve hatta düşman kabul ederek yaklaşıyoruz”
Doğru :
“Kürtleri aşağılayarak, hor görerek ve hatta düşman kabul ederek yaklaşıyoruz”
Ekim 28th, 2007 at 14:03
Kıymetli yorumun için teşekkür ederim Ad Lucem ama konsept olarak neye karşı geldiğini anlamak güç. Aynı zamanda Kürt kelimesindeki “K”nın büyük harfle başlamasını söylemen için tabii ki Kürt olman gerekmiyor, neticede bu bir yazım yanlışı. Ve tabii ki basmakalıp devlet soylemlerinin önüne bizi geçirmeni dileyeceğim, açıkçası bunu nasıl yapacağının merakı içindeyim.
Keyifli yazılar…