Marks felsefesinin oluşumu:
Rousseau’ ya göre devletin varlığının nedeni insanları özgürce ve bu arada da anarşi ve kaos olmadan bir arada yaşamasını sağlamaktı. Marx da bu konu üzerinde durmuş ve kaosun nedenini araştırarak onu ortadan kaldırabilecek başka yollar aramıştır.
Marx’ a göre işbölümünün olduğu yerde uzmanlaşma vardır. Uzmanlaşma da eşitsizliğe sebep olur. Göreli güçlü olan da güçsüzü ezme eğilimindedir. Dolayısıyla bu güçlü-güçsüz çatışmasından kaos ortaya çıkmaktadır. Marx’ a göre insanoğlu tabiat varlığıydı ve ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalıydı.(emek harcamak zorundaydı) çalışma insanı insan kılan şeydi. İnsan çalıştıkça hem kendi biyolojik, sosyal ve zihinsel yapısını, hem de tabiatı değişikliğe uğratıyordu. Yani çalışma tarihin, toplumun ve insanın gelişmesinin temelinde bulunuyordu. Ayrıca insan ekonomik faaliyetlerinde zenginlikler yaratır ama bu zenginlikler onun para şeklinde karşısına çıkıp onu boyunduruğu altına alır, insan parayı kendi yarattığı halde paranın elinde oyuncak olur. Bu ekonomik yabancılaşmadır. Yani kendi ürettiği bir şeyin sonunda esiri olur. Bütün öteki yabancılaşmaların temelini ekonomik yabancılaşma oluşturur.
İşte tüm bu sebeplerden dolayı bunları ortadan kaldırmak için kaosa neden olan insanlar arası eşitsizliği yok etmek ve böylece de devletin oluşumuna gerek kalmadan her insanın özgürce yaşamasını sağlamak için yukarıda da belirtildiği gibi Marx’ın insanı insan yapan değer saydığı çalışmaya yöneltilmesi lazımdır. Yani herkes işçi olursa eşitsizlik ortadan kalkacak, böylece de bir kaos olmayacak ve devlete de gerek kalmayacaktı. Zaten bu diyalektik içinde rahatlıkla algılanabilen bir tarihsel zorunluluktu. Toplumların en ilkel şekli olan ilkel komün toplumda mülkiyetin ortaklaşa bulunduğunu görüyoruz. Fakat gelişen kapitalizmle mülkiyet özelleşmiştir. Ama üretim yine ortaktır. Bu iki karşıt tezin çatışmasından tekrar tüketim şeklinin üretim şekline benzediği ortaklaşa mülkiyete dönmelidir. Fakat oluşan bu sentez yani sosyalizm ilkel toplumun ortaklaşalığından daha yüksek düzeyde ve zenginleşmiş düzeyde bir ortaklaşalıktır; çünkü sentezdir.
Özet olarak Marx herkesin işçi olması ve toprak ve kapitalin devlet eline geçmesiyle, işbölümü ve uzmanlaşmanın getirdiği uzmanlaşmanın getirdiği eşitsizliğin yarattığı çatışma ve kaosu ortadan kaldıracağını, böylece devletin varlığına da ihtiyaç olmadığını savunmuştur. Bunun bir tarihsel zorunluluk olduğunu ve bir devrimle gerçekleşeceğini söylemiştir. Fakat Marx, devrimi Rusya’da değil Almanya veya İngiltere’de bekliyordu. Devrimle oluşan sosyalizmin tüm dünyaya yayılmasıyla yönetici sınıf da ortadan kalkacak ve Marx’ın toplumları kategorilere ayırırken en üste yerleştirdiği tüm insanların eşit olduğu komünizm aşamasına geçilecekti. Marx diyalektiğe dayanarak böyle öngörüyordu.
Sonuç:
Rousseau’nun düşüncelerinden sonra ve ona dayanarak ortaya çıkan kapitalizmi ve Marx’ın komünizmi karşılaştırıldığında; günümüz dünyasında kapitalizmin daha kolay uygulanabileceğini söylemek hiç de zor olmaz.
Kapitalizmin gelişimine bakıldığında önce saf kapitalizm kurulmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi vahşi kapitalizm içerisinde çalışma yaşı 13’e kadar düşmüş, çalışma saatleri günde 16 saate kadar artmıştır. Kadınlar ve çocuklar maden ocaklarında dahi çalıştırılmaya başlanmışlardır. Zamanla serbest rekabet ortamından tekelciliğe bir geçiş başlamıştır. İşte bu noktada vahşi saf kapitalizmde bozulmalar olmuştur. Fakat bu bozulmalar insan yaşamı ve mutluluğunun lehine bozulmalardır. Devletin üretime doğrudan veya dolaylı olarak katılmasıyla, kanunlar ile çeşitli düzenlemeler getirmesiyle kapitalizm daha insancıl bir hal almıştır. Bu da kapitalizmi daha uygulanabilir bir hale sokmaktadır.
Marksizm düşüncesin sonuçta ulaşmayı amaçladığı ve tüm dünyanın katılımıyla oluşacak olan komünizm seviyesi Marx’a göre insanların en mutlu olacağı aşamadır. Marksizmin gelişme aşamalarına baktığımızda, kapitalizmden farklı olarak, önce çeşitli basamaklar ve sonunda da saf bir sistem oluşacak ve sonuçta insanlar mutlu olacaktır. Fakat insanların ve sistemlerin içinde oldukları bozulma eğilimi şeklinde tanımlayabileceğimiz “entropi” kavramını göz önünde tuttuğumuzda son aşamaya (komünizme) geçişin basamağı olan sosyalizmin de çeşitli şekillerde bozulması sonucu (Örn: Lenin ve Stalin uygulamaları) tek devlet sosyalizmi, proleterya diktatörlüğü gibi kavramlar ortaya çıkmış, bu bozulma ve dünyadaki diğer sistemlerin etkisi ile komünizm aşamasına hiçbir zaman geçilememiştir. Zaten böyle tüm dünya insanlarının katıldığı bir geçişi beklemek de fazla hayalci ve iyimser bir düşünüş tarzıdır. Yani fark; birinde bozulmalar iyi yönde olurken diğerinde bozulmalarla hedeflenen iyiye geçilememiştir. İçinde insanın olduğu bir sistemde de bozulmama gibi bir şey beklenmemelidir.
Marx, Engels’den ve Krallık inceleme komisyonlarının raporlarından öğrendiği yüzyıl öncesi İngiliz endüstrisindeki tüyler ürpertici zalimliğin etkisi altındaydı. Sistemin özgür yarışmadan tekelciliğe doğru gelişmesinin muhtemel olduğunu öngörüyordu.
Toplumsal devrimin sonucu olarak; sınıflar bölünmesinin sonunda ortadan kalkıp yerini tam bir siyasal ve ekonomik uyuşmaya bırakacağını umar Marx. Fakat bu gerçekleşmesi çok zor bir idealdir.
Marx kendisinin tanrıtanımaz olduğunu itiraf etmiş, fakat sadece tanrılcılığın haklı bulduracağı kozmik bir iyimserliğe sarılmıştı.
Marx için baştan başa endüstrileşmiş bir toplulukta özel kapitalizmin tek alternatifi arazi ve kapitalin devlet tekeline geçmesidir. Oysa bugün bunun daha değişik alternatifleri (Örn: sosyal devlet) de olduğunu görüyoruz.
Uygulamada insan muhakemesine olan aşırı inanç, tarihi tecrübeleri dogmatik iddialara dönüştürme eğilimi, ahlaki bozuklukların kendini politik nefrette göstermesi komünizmi kendi ahlaki değerleri ile çatışan bir baskı aracına dönüştürmüştür.
Ayrıca Marx’a şöyle bir eleştiri daha yapılabilir. Kendisi komünizmi ulaşılacak son aşama olarak görmüş ve buraya da Hegel diyalektiği ile varmıştır. Peki ya bundan sonra diyalektiğe göre komünizme bir antitez çıkmayacak mıdır? İşte buna yanıt verememiştir Marx. Kendisi de değişmeyen tek şeyin değişim olduğuna inanmış ama komünizmi değişmez kabul etmiştir. Bu da diğer bir çelişkidir.
Çok Değerli Arkadaşım MURAT TOYDAŞ’ a yazısını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz.

Eylül 12th, 2008 at 17:26
kanımca marx, gerek felsefi, gerekse bilimsel yöndenkendini tam anlamıyla geliştiremeyen bir kişilik. buna karşılık rousseau, gerek felsefi gerekse bilimsel yönden bir üstat sayılacak kapasitede biri. böyle bir sonuca varmamda ‘kendinden emin olana dek araştırma’ gibi bir başlık altında toplayabileceğim bir yöntem etkili olmuştur, bunu belirtmemde fayda var. neden böyle bir başlık altında toplama gereği duyduğuma gelecek olursak şu şekilde bir beyanda bulunabilirim: Bildiğimiz kadarıyla Rousseau, uzun yıllar boyunca ki bu 40 yaş gibi basite indirgenmeyecek derecede bir yaştır, kalem oynatmamıştır. Peki neden? Rousseau neden böyle bir şey yapmıştır? Cevabı biraz önce basit bir başlık altında topladığım konu ile birebir alakalıdır. Rousseau, kendinden ve üzerinde araştırma yaptığı konunun kesinliğinden emin olana kadar, o konu hakkında ne bir çift laf etmiş ne de kalem oynatmıştır. Çünkü Roussea, yanlış yapmaktan korkan birisiydi. Çünkü yapacağı yanlışlar onun Dİon akademisi başta olmak üzere bütün Paris kültür takımına karşı mahcup duruma düşürebilirdi. O zamanlarda yapılan felsefi ya da bilimsel bir yanlış yanlışın sahibini hem sosyal hayatta hem de özel hayatta derinden etkileyebi,liyordu. Bu yüzden Rousseau,gerek bilimsel yöntemler, gerekse felsefi yöntemler olsun hiç bir konu hakkında derinlemesine araştırma yapmadan o konu hakkında asla ve kat a hüküm vermemiştir. Bunu, Rousseau’nun hayatını inceleyerekte öğrenebiliriz. Bu yazının belki de şah damarını oluşturacak bir konuya değinmemde yarar olduğu kanaatindeyim: Rousseau hangi konuda olursa olsun biraz önce de belirttiğim gibi derinlemesinbe araştırma yapan birisiydi. Bu araştırmalarına elinden geldiği kadar vicdanını(dinini) katmamayı yeğlemiştir. fakat hangi araştırmasında olursa olsun ki bunu bir örnekle belirtmek istiyorum, ( İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adlı denemesinde herşeyi en başından alır Rousseau. bu denemsinde, ne Adem ne Havva ne inen sahifeler ne … yoktur. Tamamen kişisel temellendirmelere dayalı ve dinden tamamen soyutlanmış bir düşünceyle başlar yazısına. Bir müddet öyle sürer deneme. Fakat sonra farkında olmadan esere vicdanını karıştırır Rousseau.) bkz: İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine. Rousseau, her ne kadar üzerinde yoğunlaştığı konularda araştırma yaparken olaya vicdanını karıştırmamaya çalışsada bunu başaramamıştır. çünkü vicdan, yani din, ilahı atmosferi bünyesinde barındırdığından olacak bütün konularda insanoğluna en mantıklı cevabı sunar. çünkü o, ilahidir, takdire layıktır, insanoğlunun bilmediği bir çok şeyi, dahi herşeyi bünyesinde barındırır. Bu yüzden Rousseau inandığı dini bir kenara bırakıp kendi özgür iradesi ile düşünmeye çalıştıysada başarılı olamamıştır. toplum sözleşmesi adlı eseri bu konudan muaf tutuyorum. Gerekçesini belirtmeksizin. Marxa değindiğim vakit ise Marx, sizin de değindiğiniz gibi tanrıcılığı reddeden bir simadır. Ona göre tanrı yoktur. olsa bunu görebilirdik. ‘ Olsa bunu görebilirdik.’ Bence bayat ve cahil bir değerlendirme. Farzedelim ki Marx yaşıyor olsun ve ona şöyle bir soru yöneltelim: Marx, sen bana görmediğin şeylere kısacası metafiziğe inanmadığını söylüyor ve diyalektik maddeciliğin savunuculuğunu yapıyorsun. Peki o zaman söylesene Marx, neden gözünle görmediğin bir şey olan düşüncelerine inanıyorsun, ve neden kuantum kuramını reddetmiyorsun? Emin olun bu sorular çoğaltılabilir şeylerdir. Ve ben inanıyorum ki kaliteli insanlar yetiştikçe Marxsizm tarih sayfalarından tamamen silinecektir. BU ARADA BEN 18 YAŞINDA BİR GENCİM. E POSTA ADRESİMDEN BANA ULAŞABİLİRSİNİZ. SAYGILARIMLA, YAZI İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.