Arap dünyası son dönemde Türkiye’ye yatırım yapmak hevesinde. I. Dünya harbinden bu yana pek içli dışlı olmak istemediğimiz Arapları yatırım yapmaları için heveslendiren gelişmeler ve değişmeler nelerdir acaba? Yoksa farklı dilden de olsa aynı şarkıyı mı duymaya başladılar.
Hükümetin yatırım polikası “Ülke gelişsin de kim yatırım yaparsa yapsın” görüşü üzerine olduğu için Bahreynden akın akın gelen yatırımcıya kapılarımız sonuna kadar açılıyor.Bugün okudum ki yine Bahreyn kaynaklı bir banka Türkiye’de şeriat kurallarına uygun geliştirilecek gayrimenkul yatırımlar yapmak için gelmeye hazırlanıyormuş.Buyursun gelsin. Cumhuriyetle yönetilen bir ülkenin göbeğine bu mantıkla gayrimenkuller diksin. Ne önemi ne sakıncası olabilir sonuçta ülkeye para dolu çantasıyla yartımcı girmiş olmuyor mu?
Peki cumhuriyetle yönetilen bir ülkede şeriat kurallarına uygun garimenkullerde kimler oturacak. Öyle ya bu ülkede şeriat yasak dolayısıyla bu yatırımların boş kalması gibi bir risk ortaya çıkıyor ama eminim yatırımcı bunu düşünerek geliyordur. O zaman İstanbul’a , Akdeniz’e , Ege’ye inşa edilmesi planlanan bu şeriat kurallarına uygun gayrimenkullere yine şeriat kurallarına uygun kimseler bu cumhuriyet ülkesinden bulunamayacağı için şeriate uygun turisteler ithal edilek zorunda kalınabilir.Yani minareyi çalan kılıfını da hazırlamışsa eğer Türkiye bu yatırımlarla birlikte arap turistlerin de yazlarını geçirecekleri ikinci adresi olacaktır. Ege ve Akdeniz’e Arap turistler geldikçe batılı turistin gelme oranı düşecek bir zaman sonra Türkiye batılı turistin tatil programından çıkmış olacaktır.
Bayreynli yatırımcı “ Parayı veren düdüğü çalar “ rahatlığıyla yoluna devam edecektir. Bu ülkeye yatırım yaparsa bizim değil kendi kurallarına göre yatırımını yapar , ülkenin göbeğine gelir gayrimenkulünü diker kendi kültürünü getirir ama istihtam sağladığı için yatırım yaptığı için ülkenin göbeğinde değil başımızın üstünde bile yeri hazır mıdır?

Aralık 11th, 2007 at 00:01
Ya yellowledbetter ne yaptın Allah aşkına böyle:). Düşünsene Türkiye’de tatil yapan bir turist kaç farklı turistle karşılaşabilir tatili süresince. Çoğu geliyor, herşey dahil otellerde kalıyor ki bu otellerin bazılarının yabancı ortakları var bazıları ise tamamen yabancıların elinde (Fransız, Alman, İngiliz….). Ve örneğin fransız turistler sahibi fransız olan otellere gitmeyi tercih ediyor. Böyle bir ortam varken, araplar gelecek diye diğer turistlerin Türkiye’ye gelmeyeceğini düşünmek biraz mantıksız olmaz mı? Ben de çok rahatsızım araplarla yakın ilişkilerde fakat adamlar yatırım yapmalarını bu fikre bağlarsak biraz yanlış bir durumla hareket etmiş oluruz kanımca. Bunun yanında şeriat kurallarına gore bina yapmak da ne demek, bunu da iyi bir araştırmak lazım, pek bir şey anlamadım bu cumleden:).
Bunun yanında Türkiye turizm sektöründe asıl parayı konferanslar ve bunun gibi organizasyonlardan kazanıyor.
Aralık 11th, 2007 at 15:33
sayın admin sen benim istanbul üniversitesinde turizm eğitimi de aldığımı atladın her halde :)yani diyorum ki elbette “kum deniz güneş” üçlüsü ne kadar yaygın olsa da kültür turizmi elbette turizm girdisinin en önemli ayağıdır ancak kültür turizmini getirisi çok diye desteklerken kıyılarımızı ihmal edemeyiz bu tıpkı sanayileşme uğruna toprağı terk etmeye benzer ki onun sonuçları da “safelet kısır döngüsü” olarak karşımıza çıkmadı mı?
Şeriat kurallarına göre gayrimenkul yatırımı yapmanın sosyal anlamda ne olduğunu hepimiz biliyoruz ancak elbette bu iktisadi anlamda arap bankacılığının faizle olan münasebeti gibi bir manaya da geliyor olabilir ancak benim zaten söz ettiğim şey bu değil (yabancı)sermayeye teslim edilmiş karşısında diz çöktürülmüş bir ülkenin şekillenmesinden duyduğum korkudur.Malesef liberalizme hala uzak olduğumdan bazıları gibi geceleri pek rahat uyuyamıyorum aklıma türlü türlü şeyler geliyor :))
Aralık 12th, 2007 at 17:02
İktisat litarütüründe “geri bıraktırılmış ülkeleri” küstürmemek için liberal abilerce “az gelişmişlik” mertebesinden sözde “gelişmekte olan ülke” mertebesine uydurma terfisi yapılan güruhun günümüzde en önemli temsilcilerinden biri olan Türkiye’nin de kurgulanmış yapısal iktisadi sorunları akranlarının sorunlarıyla benzer özellikler gösteriyor; cari açık, cari dengenin en önemli alt başlığı olan dış ticaret dengesinde yıllar yılı süregelen ve artan açık, hayali tam istihdam durumundan oldukça uzak işsizlik oranları, yüksek oranlardaki reel faizler ve akabindeki çevrilmesi her geçen gün daha da zorlaşan iç ve dış borç. Bununla birlikte “yükselen piyasaların” küresel ekonomiye mükemmel bir uyum ve açıklıkla eklemlendiği gözlemliyoruz. Serseri mayın gibi ülke piyasalarını ziyarete çıkan uluslararası sermaye soluğu çoğu zaman piyasaları yeteri kadar derin olmayan, mal ve hizmet hareketleri iktisadi potansiyellerine göre kısıtlı, yüksek reel getiriler vaadeden bu tip ülkelerde alıyor, son bir kaç on yılda Meksika’dan Rusya’ya, Arjantin’den Türkiye’ye tecrübe edilen finansal temelli krizlerin nedenlerinin başında ülke GSMH’lerinin hatrısayılır oranlarına tekabül eden ve yüksek derecede risk ihtiva eden yabancı spekülatörlerin önderliğinde ekonomilere pompalanan sıcak para hareketleri geliyor. Siyasi rejimi ne oranda demokratik ve özgürlükçü olursa olsun Dünya üzerindeki hemen her ülke rekabetçi, liberal ve olabildiğince açık bu küresel ekonominin bir parçası olduğunu kabul ediyor, risklerini ve pisliklerini gücünün ters oranında üstleniyor ve kendisine biçilen rolü layıkıyla oynamaya çalışıyor. Geçmiş ülke tecrübeleri ve iktisat teorisince sonsuza kadar sürdürelemeyeceği aşikar olan cari açığın en önemli ve de riskli finansman kaynağı; çeşitli enstrumanlarca ve yüksek reel faizlerle fazlaca ve gereksiz yere uyarılan yabancı portföy yatırımları ve sermaye girişleri. Sıcak para olarak da tabir edilen ve her çiçekten bal alarak ortalıkta öylece uçuşan küresel sermaye sorunsuzca her siyasi sınırı geçiyor, bir anlamda her türlü sınırötesi operasyonu gerçekleştiriyor. Sıcak paranın bir mertebe üstündeyse “merhaba gelişmekte olan ülke, biz dostuz” sloganıyla takdim edilen doğrudan yabancı yatırımlar (FDI) yer alıyor. Doğrudan yabancı yatırımın ülkeye girişi ve çıkışı enstrumanlara yapılan yatırımlara giriş çıkıştan fiili olarak daha zor olduğu, ülke istihdamına ve ekonomisine doğrudan katkıda bulunduğu için iktisatçıların gözünde daha ehven bir yerde ve çoğu zaman kutsanarak anılıyor. Ancak doğrudan yabancı yatırımın girdiği ülkeyle günümüzün bireysel-çıkarcı mikroekonomik atmosferinde herhangi bir duygusal bağ kurmayacağını, kurmaması gerektiğini de hatırdan çıkarmamak gerekli, yani ne ülkeyi otomobil üretmek için kendisine üs seçen Amerikan şirketi ne de kıyılarda gayrimenkul işlerine giren Arap şirketleri bizim meşhur kara kaşımız, gözlerimiz için buradalar. Rekabetçi ve bireysel-çıkarcı düzlemde değerlendirildiğinde sermayenin ‘ulusu, dini, milli çıkarları’ kesinlikle ön planda tutmadığı açıkca görülse de kamuoyundaki risk algısı karşılığını nasıl ödeyeceğimizden bihaber olduğumuz sermayenin kendisinden ziyade ulusu, dini vb. gibi önemsiz maskelerinde toplanıyor. Son söz, ülkenin göbeğine gelip gayrimenkulünü diken Arap’ın da Yahudi’nin de İngiliz’in de ülkenin göbeğinde değil başımızın üstünde bile yeri hazır mıdır? Biz kabul etsek de etmesek de hazırdır.
Aralık 12th, 2007 at 17:05
Turizm açısından değerlendirildiğinde, sistem ülke imajının kendi gerçeklerinden farklı yansıtılma ekseninde kurulmuşsa eğer biz daima bir yerlerde kendimizi başkalarına doğru anlatabilme kaygısıyla değerli zaman ve enerjimizi harcayacağız. Şu an hala yabancıların çoğu için Türkiye denildiğince akla ilk “raki, sis kebab vs.” gelmesi, yabancı kafilelerin feslerle karşılanması, Harem efsanelerinin dilden düşmemesi oldukça düşündürücüdür. Bunlar yetmiyormuş gibi ülkenin mevcut gidişat sebebiyle daha da Ortadoğu’ya itilmesi zaten çarpık yansıtılan profilimizin kendisini kökten değiştirecek bir potansiyele sahiptir. Hazır ülke önümüzdeki bir kaç on yılda çöl olacakken Arabi kültürel dönüşümümüzü de tamamlayarak Batı’lılar için cazip bir binbir gece masalı ülkesi olabilme fırsatını da kaçırmamak ülkeye girecek döviz hesap edildiğinde akılcı olabilir :)