RSS

[Bir Maç Yazısından Daha Fazlası] Efes Pilsen- Aris Maçı

Cum, Oca 25, 2008

Basketbol, Rastgele, Yorum

Tell a Friend

Efes Pilsen Taraftarı (?!)

Maçı Abdi İpekçi’de izledim; birincisi, Efes gerçekten çok dirençsiz oynuyor, fark açılıyor ama hiç “bu maç koptu ya, tamam” hissini veremiyor. Hücumda rakip savunma sertleşince Nicholas’ın eline bakmaktan başka çare de kalmıyor çünkü takım kırılgan, iki pası zor yaptıktan sonra hemen “nerde ya drew, bir mucize üçlük atsa da g.tü kurtarsak bu hücum da” havası var. Dün ancak Ermal’in hücumdaki katkısını bu genel durumun biraz dışında tutabiliriz, onun da en kritik anlarda rakip uzunları savunmadaki zaafı bu övgüyü hakkıyla yapmamıza mani olur. Savunmada da enteresan bir durum var, ki başka takımlar da bunu iyi yaptıklarında verim alabiliyorlar: alan savunmasına yerleşip, her pozisyonda 3-4 saniye bir adamı takip ediyorlar, sonrasında da adam değişiyorlar, bu değişmeyi yaparken de birbirlerine seslenip elleriyle tutmakta oldukları rakip oyuncuyu işaret ediyorlar ve asıl bölgelerine dönüyorlar, fazlasıyla koordinasyon isteyen bir varyasyon. Mesela maçta şöyle bir pozisyon oldu: Efes yine böyle zone gibi başladı savunmaya, sonra Aris bunu anlamadı, normal setini oynamaya başladı adam adama savunmaya karşı oynar gibi, sonra boşluğa perdeleme yaptı Aris uzunu, gülünç bir durum tabii. Yani kısa süreli yapıldığında etkili ve kafa karıştırıcı olduğu açık, fakat şöyle bir dezavantajı var, mesela Woods ve Ermal oyundayken, bir de bakıyoruz adamların uzunu Gregory’yle eşleşmiş, pota altından sayı yiyoruz. Blatt’ı şöyle eleştirebiliriz, bu savunmada, özellikle dördüncü periyodun başında çok ısrar etti, yoksa savunmada böyle farklı varyasyonlar gayet gerekli. Burda Woods’a da bir değinmek istiyorum, geçen haftaki Le Mans maçındaki istatistikleriyle haftanın oyuncusu seçildi, ama şöyle bir durum var: Woods’un fiziki olarak bir caydırıcılığı yok, maçı izlerken etrafımdaki kalabalıktan 10 yaşın üstünde olanların (bu çok mühim noktaya da birazdan geliyoruz) çoğunluğunun “Ulan Allah sana o kadar boyu niye vermiş, bi blok yapsana” nidalarının haksız olduğunu söylemek imkansız. İçin ki Woods, maçın ilk savunmasında üst üste yaptığı 2 bloka rağmen, hani derler ya “mesaj verdi” diye, rakip uzunlara bir mesaj vermekten çok uzak. Nitekim maçın can alıcı zamanlarında oyundayken bir “maden”cesine rakip takım uzunları onun üzerinden oynayıp kolay sayıyı buluyor, ve bu da en başta söylediğimiz dirençsizliğin başlıca sebeplerinden biri oluyor. Kimi oyuncu için söylenen o “takımına istatistiklerine yansımayan bir katkı yapıyor” lafınının tam tersi Woods için geçerli olan. Efes, bilhassa Wright ve Mustafa’nın (savunma yönü ön plana çıkan oyuncular) oyunda olduğu dönemlerde, iyi savunma yapmaya gayret etti, fakat çok kez kazanılan topların o ilk heyecanla tekrar kaybedilmesi, ve Aris’in ceza atışlarındaki yüksek yüzdesi, bu kritik savunmalarda psikolojik faktörün Efes lehine dönmesini engelledi. Böylece son bir noktaya daha değinerek, paragraflara bölmeye gerek görmediğim, sadece okunup zihinde en ufak bir ram işgal etmesine gerek olmayan bu maç yazısını toparlamanın vakti gelecek. (5N1K programını sunan kıvırcık saçlı adam da programını böyle bitiriyor, serbest çağrışımın gözü kör olsun.) Evet bu psikolojik faktör diyorduk ki ben saçmalamaya başlamıştım, bunun Efes lehine dönmemesinin bence en önemli sebebi, bütün salon bağırdığında duyulan tiz gürültü. Nasıl yani “tiz” gürültü? Şöyle, Euroleague’in sitesinde 7700 olarak verilmiş seyirci sayısı, ben de oturduğum yerden 8000 demiştim, bunun 5000 civarı muntazaman toplanıp maça getirilen 15 yaş altı ilköğrenim öğrencilerinden müteşekkil, 2000 kadarı da olaydan tamamen alakasız, “haydi Efes bayraklarımızı sallıyoruz” anonsunu müteakip, “yılların eskitemediği” Efes Pilsen marşını “yürekten” söyleyerek kollarını bir o yana bir bu yana savuran bilinçli basketbol taraftarımızdan, ki bunlar kalıbımı basarım Efes’in renkleri lacivert-beyaz mı mavi-beyaz mı bilmiyorlardır (sahi neydi ya?). Ve bunlar maçın eğlencesi bitince, yani Efes acz içinde son iki dakikaya girince, en ufak bir öz saygı nüvesinden yoksun bir şekilde salonu terk etmekten de rahatsızık duymazlar, duyamazlar zaten, çünkü bu taraftarlık değil, zaten Efes Pilsen’in taraftarı olmaz, olsa olsa sempatizanı olur. Şimdi böyle bir kalabalıktansa, çok ciddiyim, Aris bencinin arkasındaki 10 kişi daha faydalı olur bir takımın motivasyonu için. Yani anlatmakla bitmeyecek eğretiliklerle bezeli bir hal almış Efes organizasyonu bu sene, bu seneki ilk Efes maçımdı bu gerçi, yeteri kadar veri yok elimde belki (özeleştirimi de yapayım tam olsun), ama en holigan ve basketi bilmeyen ve maça gelmeyen ve geldiği maçtan sonra “şu şu Sami Yen’e nasıl gelecek?!!” tezahüratı yapan Galatasaray Café Crown taraftarını bile, dünkü maçtaki Efes Pilsen taraftarına! tercih ederim dememeyi çok isterdim. Bir de tabii Gençlik Marşı’yla gaza gelme alışkanlığı var, ve bununla gaza gelemeyenlerin Türki hissiyatından şüphe etme tavrı, en kibar tabirle, ne alakası var? Bu basketbol analizi olarak başlayıp sonlarına doğru sosyolojik bir hal alan gelgitli yazıyı şöyle bitirmek en güzeli olacak: Efes kızlarının hedef kitlesi bu çocuklar mı şimdi allasen?

Share This Post

Yazar:

mamumiskun Didamangisa´da 16 yazıya sahip .


2 Bu yazı için yapılan yorumlar.

  1. mavi...:

    bir spor yazısının ötesinde, bizim spordan ne aldığımız ve algıladığımıza dair gülümseten ipuçları var bu yazıda…
    gençlik marşı ile gaza gelişlere yapılan vurgu şoven milliyetçiliğe inen sol bir kroşe sanki… / maçın abartı can sıkıcılığı, saf bir sosyolojik gözleme teşvik ediyor insanı.
    daha da güzeli, bir cümlede lanet okunacak dört periyoda sözcük methiyeleri düzülmesi başlı başına bir ironi…

  2. begumozgok:

    hissi “kalben” vuku allasen!

Yorumunuzu Yazınız.