RSS

İran Yolcusu Kalmasın!.. (1)

Çar, Şub 13, 2008

Asya, Yorum

Tell a Friend

24-29082007-117.jpg

Bu, muhtemelen bir seferde bitmeyecek bir yazı olacak, parantez içindeki 1’in sırrı bu, aslında tam olarak neyle karşılaşacağımızı ben de bilmiyorum, onu yazının kendi hür iradesi belirleyecek biraz da. Belki başlıktan son günlerin modası bir “Türkiye İran olur mu?” konsepti işleniyor sanmış olabilirsiniz, fakat bayağı farklı bir durum söz konusu. Kafamda çok şey var, ama aradan geçen zaman da var, belli bir kronoloji kaygım olacağını da ben biliyorum, öyleyse ne olacak, yazarken bu neydi şu neydi diye düşünüyor olacağım, arada belki bazı kopukluklar olacak. Ha, peki bu tavır yanlış mı, yani yazar önceden otursun, kabaca bir taslak (kabataslak?) yapsın, hatırlasın yavaş yavaş, hatırladıklarını not alsın, sonunda da, gayet kurgusal bir şekilde bunları cümleler haline getirsin. Bu bir seçenek tabii, ama ben okuyucu olsam, şu anki gibi bir yazı daha çok hoşuma giderdi okurken, sonuçta burada akademik bir makale yok, konuya göre şerbet.. Öyleyse “Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla” diyerek başlayalım. (Allah’ın a’sını büyük yazmamak günah mı diye de sormuşumdur hep kendime, tövbe?)

Şimdi bu fikir nasıl çıktı: yaz okuluydu, Türkiye Tarihi II dersini severek alıyordum Nadir hocadan, adam bir derste (“adam” da biraz sakıncalı bir kelime ama neyse yazdık bir kere) yazın Muğla ili sınırları dışına çıkma fikrinin en azından aklımıza gelme ihtimali olması gerekliliğinden bahsetti. Tabii ki sadece bu değil, daha önceden de bu tarz standart dışı geziler yapma hevesim vardı fazlasıyla, ama hani diyorlar ya “a moment of self-realization” diye, o kadar etkili olmasa da, “harbi lan” dediğimi hatırlıyorum kendi kendime. O sıralar da malum, 22 Temmuz seçimleri, Cumhuriyet mitingleri, ip atmalar, gemicikler, “onbin dolara da fit oldum”lar, oraya buraya yüzme geyikleri vs. gibi enteresan bir ortam var. Bir yandan da Kuzey Irak’a operasyon olacak mı, ne zaman olacak vs. Her sabah en makul gazete olarak görülen Radikal alınır, otobüste kabaca okunur, okula gelince Dunkin’den alınan kahve, orta zift, ve yaz sıcağında iğrenilmeden içilen bir carum eşliğinde ayrıntılara inilir, fikir sahibi olmaya çalışılır.

Ortam bu, bende de bir heves, gezeyim göreyim, Anadolu, memleketim, çok şehirliyiz, orda insanlar neler çekiyor, biraz halka inmeye(!) çalışan burjuva kokan ama içinde, her ne kadar beceremese de, bir samimiyet olan hareketler diyelim. Elimde atlas, yol haritası çıkarıyorum kendime, Diyarbakır’da Yalçın’da kalırım, Antep’te İrfan’da, hmm Van da çok güzelmiş bak, Hasankeyf’e uğramak da lazım, ee nasıl olacak, trenle mi, uçakla gidip teker teker uğrayarak dönsem, yaa bu ağustos sıcağında olacak iş mi, operasyon olacak mı ya, memleket göreceğiz diye gitmeyelim şimdi bir mayına basıp vs., hem kendi kendime söylediğim, hem de parental yollarla duyduğum repliklerden bir demet.

Hal böyleyken atlasın sayfasında biraz daha sağa (doğuya demek daha doğru herhalde) bakmak, aa, yeni bir seçenek, hemen açıp bir bak bakalım wikipedia’dan biraz daha alıcı gözüyle, Cumhuriye İslamiye İran, Türkçe bu ya, aa dur dur ekşisözlük’ten de bir bakayım, ev partileri mi, vay anasına, enteresanmış ya aslında, hem biz de bunlar gibi olacağız diye korkuyoruz da, bunlar kim biliyor muyuz, gidelim yerinde öğrenelim, bak işte İlber Ortaylı’dan iyi referans mı olur, ne güzel yazmış, her gün şu kadar kişi asılıyormuş ama, ya ben sanki oraya gidip ona buna sarkıntılık mı yapacağım da idam edecekler beni, e aklında ev partisi de var bir yandan ama, bu ne tutarsızlık (bu ne adamsendecilik, bu ne banadokunmayanyılanbinyaşasıncılık ?), e vize de istenmiyormuş ya süper işte, ama tek başıma da yemez ki, derken, en sonunda yine bir içki masasında İran’a gitme kararının alınmış olması da ayrıca bir ironi sebebi belki.

Nasıl alınıyor bu karar, şimdi ifşa etmeyeyim, kızar mızar hiç belli olmaz, D.S., İran’a birlikte gittiğim nev’i şahsına münhasır insanın da bulunduğu bir ortamda, hatta Peyote’nin terası olabilir, yine kısmi bir ülke kurtarımı söz konusu, ben de yeri gelince İran’a gitmek istediğimi ve bir yol arkadaşı arayışı içinde olduğumu söyledim, D.S. de buna sıcak baktığını söyledi, enteresandır, böyle durumlar hep yaşanır, konuşulur, “tamam abi hadi o zaman gidiyoruz bilmemnere’ye” denir, fakat hep yazış olur. Burada D.S.’nin de biraz iteklemesiyle açıkçası, Iran Air’e telefon etme tereddütü, oradaki İranlı adamla muhabbet derken, bir de baktım elimde iki bilet, dur tam tarihlerine de bakayım, biletin koçanı hala Yeraltından Notlar’ın arasında, “MO20AUG ISTTHR 1100 1420” gidiş, “TH30AUG THRTBZ 0600 0710” ve “TH30AUG TBZIST 1620 1835” dönüş, yani neymiş, İstanbul’dan direk Tahran’a gidiyoruz, Tebriz aktarmalı dönüyoruz, belirlediğimiz tarihlere göre ancak böyle oluyor, İran’a her allahın günü sefer yok tabii, zaten İstanbul-Tahran ve Tebriz-İstanbul biletlerini alınca bir iç hat bileti bedavaya geliyormuş, Tahran-Tebriz bedavaya geldi yani o zaman, çok iyi. “Total iki kişi için 1118.00 TRY” yazmış Iran Air’de muhabbet ettiğim adam bu koçanın üstüne. Tabii bu arada, dönüşü Rock’n Coke öncesine ayarlama çabamız da yine ayrı bir ironi konusu olabilir, ama çok da değil, Tahran’da bir apartman duvarında kırmızı sprey boyayla Slipknot yazıldığını gördükten sonra, ya da Persepolis’i izleyen/okuyanların gördüğü gibi Marjane’ın kaset karaborsası (azeriler “karapazar” mı diyordu, bak hatırlamıyorum işte) sokağına gidip Iron Maiden kasedi almasından, muazzam bir tezat değil demek istiyorum.

Uzun lafın kısası, biz D.S. ile, 20 Ağustos 2007 Pazartesi, saat 9:00 civarı İstanbul Atatürk Havaalanı’nda, dış hatlar gidiş Gloria Jeans’de buluştuk. Ben D.S.’den biraz önce geldiğim için, pasaportlarımıza o şahane yurtdışına çıkış pullarını yapıştırmıştık, daha doğrusu benimki yapışmıştı, D.’ninki de bende yapışmamış olarak duruyordu, kısa bir yapıştırma sorunu yaşandı, öyle mi böyle mi, bakayım seninkini nasıl yapıştırmış derken, bavulları verme vakti geldi. Tam oturduğumuz yerden kalkarken de, carum paketini, yaratabileceği olası sorunları düşünerek masanın üzerinde bıraktığımı hatırlarım.

Sıraya giriyoruz, tabii hemen bir gözlem modu, etrafta muhtemel İran vatandaşları. İlk intiba şöyle, kadınların kiminin başı açık kimininki kapalı, çenealtı henüz bir kriter değildi o zamanlarda, haa bunlarda demek zorla örtünenler de varmış ya hakikaten, tabii olay tv’lerde yazın gördüğümüz “İranlı turistler bikinileriyle tekne turunda dans ettiler, ülkelerindeki baskıdan bunalan İranlı kadınlar Türkiye’de gönüllerince eğlendiler.”den biraz farklı, o duruma pek hoş bir yaklaşım değil. Genç ve güzel sayılabilecek iki kız ailesinin yanında; gayet fazla ve neredeyse bakan için biraz rahatsız edici bir makyaj ve aynı zamanda burunda estetik ameliyat bandajı olduğunu tahmin edip şaşırdığımız beyaz bir bant, ki bu makyaj ve estetik konularındaki şaşkınlık sonraları yerini bir kanıksamaya bırakacaktı. Bu laf da o zaman yoktu tabii ama, olsaydı, ihtimal “Bunlar da Batı’nın ahlaksızlığını almışlar.” diye göndermesel bir muhabbet olurdu. Erkekler ise, buradakinden pek farklı değil, o yüzden bilhassa göze çarpan bir yanları da yok.

Bavulları verdik, boarding-card’larımızı aldık. Passport kontrol’dan geçiş ve nispeten ülke dışına çıkış. Hahah, free shop’tan içki alalım mı esprisi, kesin yapmışımdır ben. Gidip oturduk bekleme salonunda. Bir garip hissiyat; biraz korku, biraz heyecan, biraz sevinç, biraz endişe, hani vardır ya mesela yarın sabaha ödevin olduğunu hatırlarsın birden ve yemek borundan aşağı bir sıcaklık iner, kısmen bunun gibi. Etrafta insanlar, normal dağılım var gibi, herkes belli bir extremum noktasında değil burada bize hep satıldığı gibi, beklerken kitap okuyan entelektüeli var, takım elbiseli bond çantalı iş adamı var, gayet ciks bir kot pantolon ve puma ayakkabılarla beyaz gömlek ve jöleli saçını kombine etmiş bir genç de. Gerçi tamamı uçakla yurtdışına çıkabilen bir grup, genel için tabii ki iyi bir örneklem değil, iyi örneklem istiyorsanız Tarhan Erdem’e sorun, ya da bazıları gibi satılmış deyin, küfredin, sonra “düdük makarnası gibi şişince” de en ufak bir özür dileme ihtiyacı da hissetmeyin.

Vakit geldi, uçağın kapısı açıldı, yavaştan hareketlendik. Bilet kesildi, tünelden geçtik, yüzümdeki anlamsız gülümsemeyi hatırlıyorum, en ufak bir şeye kopacakmışçasına. Uçağın kapısından girerken pek tabii Ahmedinejad fotoğraflı Farsça gazeteler; orada bekleyen adama, kaptandır herhalde, merhaba desem anlar mı, aa hostes, kadın yani, gayet çalışıyor oğlum bunların kadınları, sosyal hayatta söz sahibiler yani, arabistan gibi değil, ki bu tespiti ilk yapışımız ardından geçen zaman içinde hiç de yanlış olmadığını gördük, enteresan, dur yerimize oturalım, aman ha dikkat et sürtünme oraya buraya yanlışlıkla, bak darağacına gitmek var yolun sonunda, Ortadoğu’da dengeleri değiştiririz ha öyle bir durumda, heh iyi yerimiz de güzelmiş, önümüzde koltuk yok da, emergency exit kapısı var, bir de orada hostes için ayrılmış oturma yeri, iniş kalkışta hostes orada otururken göz göze gelme-gelmeme tereddütü, uçağa binince yavaş yavaş az önce birlikte sıra beklediğimiz kadın yolcuların başlarını örtmeleri.

Ben uçak yolculuklarını çok severim, özellikle de aşağıdaki coğrafyayı takip ederek kabaca nerede olduğumu bilmeyi. Kuzey yönüne doğru kalktığımızdan, Olimpiyat Stadı, Alibeyköy Barajı’nda ortaya çıkmış tarihi su kemerleri (bunu uçakta bir tek ben fark etmişimdir, kolay değil), boğaz geçişi, Sabancı Üniversitesi, İstanbul Park vs. derken en sonunda bir müddet sonra Anadolu üzerinde olmamız dışında pek bir ayrım yapamaz oldum. Sonra bir krater gölü olduğunu tahmin ettiğim bir gölün üzerinden geçtik, hemen ardından daha bir büyükçesi, kuzeydoğu istikametine bakınca da bir tekdağ daha, id est, önce Nemrut Dağı ve krater gölü, ardından Van Gölü, ilerideki dağ da Süphan. Van Gölü de hakikaten öyle bir hayvan şekli gibi, yukarıda kafası, aşağıda gövdesi, insanın atlastan değil de kendi gözleriyle görmesi heyecan verici. Yol devam ediyor, tabii o zaman Engin Günaydın’ın uçakta geçen molalı kredi reklamı da yok, olsa, onunla ilgili bir espri de çıkardı kesin, hatta espriyi ben yapardım, D. de pek gülmezdi. Van Gölü’nü geçtikten sonra gözler bir sınır arıyor artık tam olarak yurtdışına çıkma anını tespit için, onca mesafeden nafile bir arayış, ancak Urmiye Gölü’nün üzerinden geçerken emin olabiliyoruz artık İran hava sahasında olduğumuza. Bu gölün kıyıya yakın bölgelerinde dipteki kum kalkmış gibi bir görüntü var, etraf da çöle yakın, belli. Bakıyorum bakıyorum, bir türlü göremiyorum Caspian Sea’yi, Hazar Denizi, dünyanın en büyük gölüdür kendisi. Halbuki yeterince açı varmış gibi geliyor uçarken, belki ilerideki Elburz Dağları, belki de o sıcak havadaki pus engelliyor Hazar’ı. Bu düşüncelerin üstünden çok geçmeden alçalmaya başlıyoruz.

Yolculuk esnasında konuşuyoruz D. ile. Şimdi hostes gelecek, ne içersiniz diye soracak, ne cevap vereceğiz. Buradan çıkarken öğrendik ki, orda çoğu insan Türkçe biliyor, zaten toplam nüfusun dörtte biri Azeri Türkleri, olmadı çat pat bir İngilizce’yle halledilir. Nasıl isteyeceğiz içecek, D. “ben orange juice diyeceğim” diyor, ben “oğlum Türkçe biliyorlarmış zaten” deyince de şöyle karşılık veriyor: “o zaman sen de (ben bir portakallı gazoz alabilir miyim?) diye sor”. Bu, az önce belirttiğim o en ufak bir uyaranla kopacakmışçasına halimi tetikliyor, niye bilmiyorum, herhalde portakallı gazoz lafı komiğime gitti, zaten Iran Air uçağında Tahran’a gidiyoruz, bir kendini sorgulama da var, ben başladım gülmeye. Ama olur ya hani bazen nefes alamadan gülünür hem de sebepsiz yere, aynen öyle bir durum, durum komedisi, sitcom.

dua eden eller: bağış kutusu

Bir de şu vardı, uçak havalanmadan önce bir video olur ya, Iran Air’in videosu bu tabii, yine bir süre sonra kanıksayacağımız, belki de neredeyse Cumhuriye İslamiye İran’ın simgesi bile diyebileceğimiz, “dua eden eller” figürüyle ilk karşılaşmamız. Bu videoda da muazzam bir animasyon var, eller dönüp dolaşıyor, aslında el oldukları da anlaşılmıyor önce, uçak kanadı herhalde diye düşündüğümü hatırlıyorum, en sonunda da yan yana gelip bu yukarıdaki figürü oluşturuyor. (fotoğraf eklemesini öğrenince yukarıda olacak) Bu fotoğraftaki bir bağış kutusu, ki takriben her elli metrede bir bunlardan var sokaklarda.

Şimdi Şiraz’da unutmayayım diye yazdığım bir bölüm var, tam bu kaldığımız yerden sonrası, ki yazdığım tek şey, onu aynen alıntılamak suretiyle bu ilk yazının sonuna geliyoruz:

Tehran’a indik, saat 14:00 sularında (arap rakamlarıyla yazılmış), yarım saat ileri aldık saatlerimizi. Uçaktan çıktık, uçağın kapısından tünelle havaalanı terminaline girdik. Free shop’ta içki harici şeyler. Tuvalete girdik. Alaturka tuvaletler, pisuvar yok. Pis. Terminalde bekleme koltukları yeşil, eski evlerdeki koltuklar gibi. Yürüyen merdivenle indik pasaport kontrol yerine. Hangi sıraya girmeli tereddütü. Makul bir sıraya girdik. Kapıdan geçtik sorun olmadan. Yürüyen merdivenle bavul bekleme yerine geldik. Bavullar ancak üçüncü partide geldi. Bavullar gelmezse tereddütü. Bavulları burada çalmak çok kolay, nasıl çalınmıyor düşüncesi. Para bozdurma: 500 + 500 = 1000 $ bozduralım dedik, “we have only cash!” (yani biz 1000 dolar bozdurunca o döviz ofisindeki bütün parayı çekmiş olacaktık, hatta adam üstüne çek yazmak zorunda kalacaktı, sadece nakit olduğu için “we have only cash”) (İstanbul‘da Iran Air acentesinde muhabbet ettiğim adam, havaalanındaki döviz bürosunda para bozdurmanın en karlısı olduğunu söylemişti, biz de öyle yaptık.) 200 + 200 = 400 $ bozdurduk; 3930000 Riyal aldık; tomar tomar paralarımızı çantaya koyduk banka soymuş gibi. (en çok kullanılan banknot 10000 Riyal) Tourism Information’a gittik, insan yoktu; yanındaki kayıp eşya ofisine sorduk, öğrendik ki Tourism Information bürosu kapanmış. Çıktık: yeşil kapı – kırmızı kapı, declare – nothing to declare; yeşilden gayet rahat çıktık, hiçbir arama olmadı. Orada yaşlıca bir teyze vardı, “Türkiye?” dedi, “evet” dedik, kapıdaki adama “bırak geçsinler, aramaya lüzum yok” tarzında bir şeyler söyledi, terminalin asıl yerine çıkmış olduk. Biraz bakındık, evleri aradık, para tomarı hikayesini anlattık, telefon kartı aldık.

Burada bırakmışım, zaten bu yazıyı bitirmek için de uygun bir noktadayız. Şu anki durumumuz nedir, saat takriben 15:30, Tahran Havaalanı’ndayız, rezervasyon yaptırmadığımız için nereye gideceğimiz konusunda pek bir fikrimiz yok elimizdeki bir-iki otelin telefonları dışında, ve iletişim kurduğumuz insanların Türkçe bilme oranı ve onlarla iletişimdeki başarımız tahmin edilenin hayli altında; genel itibariyle pek iç açıcı bir durum yok yani ortada. Kaldığımız yerden devam etmek üzere.

Share This Post

Yazar:

mamumiskun Didamangisa´da 16 yazıya sahip .


11 Bu yazı için yapılan yorumlar.

  1. admin:

    Şimdi öncelikle yazının bir yerinde “Tehran” diyorsun, doğrusu bu mu gerçekten. İkincisi oku oku bitmiyor, hikaye yazmışsın… Şaka bir yana gerçekten tasvirler çok güzel olmuş. Hatta gülme krizini de tam olarak kafamda canlandırabildim:)
    Devamını da bekliyoruz çünkü İran kapalı kutu, herkeste bir İran merakı var. Hadi kolay gelsin.
    Not: Resim için yardımcı olayım.

  2. yellowledbetter:

    siz nerdeyseniz ben de orda kaldım büyük bir merakla yazının devamını bekliyorum.İran değil Ay’a gitseydiniz bu kadar sürükleyici olmazdı herhalde :)

  3. son goku:

    sayın yazar seni karşımda konuşuyormuş gibi düşünmemek elde değil çünkü yazın denildiği gibi sürükleyici.. ayrıca öğretici bir yazı çünkü gündeme mümkün olduğunca göndermeler yapmışsın, dolayısıyla insanda ‘dur lan şu neydi’ refleksi uyandırıyorsun. ancak seninle tanışmamış olanlar bu yazıyı sıkıcı (belki yazanı da ukala) bulabilirler (yellowledbetter kişisis bir istisna mı yoksa:) ). o kişilere tavsiyem, iskelede bir çay veya xxx’de bir kahve içerek seni tanımaları..

  4. mamumiskun:

    admin’e cevaben; adamlar orada “Tehran” diyorlar, ben de oradayken gaza gelip bir süre “ben de bundan sonra Tehran diyecem” demeye başlamıştım, ama ‘british english’ konuşmaya kasmak gibi oluyor bir süre sonra, o yüzden yazının taze yazılmış bölümünde böyle bir zorlama yok, bir yerdeki “Tehran” da zaten söylediğim üzere Şiraz’dayken alınmış notların değiştirilmeden verilmiş halinde geçiyor, yani ben orada defterime “Tehran” yazmışım. İngilizce’de de hem “Tehran” hem “Teheran” olarak kullanılıyor, bilgi olsun diye.

    Bu Latin harfleriyle yazılmayan yer isimlerinin Türkçe’deki yazımında bir standard var mıdır bilemiyorum (Latin’ler olduğu gibi yazılıyor ama Londra vs. gibi ağız alışkanlıkları dışında, bunu biliyorum), ‘elif’ harfinin sesini karşılıyor olmak sanırım buradaki konu, o değerlendirmeyi de ben yapamam lisan-ı osmani bilmediğimden. Ama mesela, İlber Ortaylı “İsfahan”a “Isfahan” demiş yazısında, orada da “Esfahan” diyorlardı. Tdk’ya bakmak lazım herhalde..

    Ha bakınız şöyle bir yazı aklıma geldi, fazlasıyla güvenilir bir referans (kendisi Sabah’a geçmiş bu arada), gerekli açıklama var konuyla ilgili:
    http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=105130,10,2

  5. asorkac:

    Kanımca bu karmaşa kentin adının Arapça ve Farsça’da değişik yazılmasından kaynaklanıyor. Farsça’da te he re elif nun (تهران) olarak yazılan ad Arapça’da tı he re elif nun (طهران) olarak geçiyor. Zaten tı ‘ﻃ’ harfi Arapça’ya özgüdür, Arap Abecesi kullanan başka dillerde (Osmanlıca, Farsça, Urdu, Kürtçe) İslami kavramlar dışında pek kullanılmaz. Baktığımızda, tı harfi Arapça’da kalın bir seslidir, te ise ince. Arapça ve Osmanlıca’da kalın sesliler kendilerinden sonra gelen sesli harfleri kalın, incelerse ince okuturlar. Osmanlıca’da bu sözcük Arapça’daki gibi yazılıyorsa Tahran okunması normaldir (Bunu güçlendirecek bir madde de günümüz Azerice’sinde öyle yazılıyor olmasıdır, fakat Osmanlıca yazılı kanıt bulamadım.).

    Bu bağlamda, Tahran sözcüğünün Tehran olarak kullanılması da ‘British English’ kullanmaya çalışmaktan, ‘pizza’ya ‘pittza’ demeye benziyor bence….

    He bir de eğer elif varsa ikinci (birinci?) a’nın uzun okunması gerekir, illa da kuralına uygun okunacaksa.

    Öyle….

  6. asorkac:

    *tı ve te için sesli demişim sessiz olacak onlar!..

  7. mamumiskun:

    BBC tarafından hazırlanmış İran belgeselinin linki, Türkçe ismiyle “İran’ın Devrimler Yüzyılı”, yazılarla yetinmeyin, ses dosyalarını da dinleyin, yazılarda olmayan ilginç detaylar var, yalnız şöyle bir sorun var, görüntüler yok, legal olarak bbc’nin sitesinde de yok, illegal olarak youtube’da, google video’da da bulamadım, o da olsa şahane, buyrun: http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/2012_iranseries/index.shtml

  8. begumozgok:

    iran yolcusu kalmasın (2) gelsin artık!

  9. mamumiskun:

    sabır padawan..

  10. mamumiskun:

    İran Yolcusu Kalmasın!.. (2) için: http://www.didamangisa.com/2008/03/16/iran-yolcusu-kalmasin-2/

  11. meftare:

    İran Yolcusu Kalmasın!..(3) gelsin, talep var.

Yorumunuzu Yazınız.