RSS

İçerden Mırıldanmalar [Zaman Gazetesi'nin Basmadığı Yazı (İlk Didamangisa'da Yayımlandı)]

Cum, Şub 15, 2008

Köşe Yazısı

Tell a Friend

Yazı, Alev Alatlı’nın mail grubuna ‘Zaman Gazetesi’nin Basmadığı Yazı’ başlığıyla bizzat Alev Alatlı tarafından yollandı. Kendisiyle görüştüm ve yazıyı buraya koydum.

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.

Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.

Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır.

Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.

Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.

Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.

(1)Devi Bhagaveta (1.5.83)

(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.

(3) ”Allahümme ecirna min şerri’n-nisa…”

Alev Alatlı

Share This Post

Yazar:

Basindan Didamangisa´da 46 yazıya sahip .


15 Bu yazı için yapılan yorumlar.

  1. admin:

    [Alev Alatlı her hafta düzenli olarak Zaman Gazetesi’nde yazmaktadır. Son yazdığı yazı - emin olmamakla beraber- büyük ihtimalle fikir uyuşmazlığı nedeniyle Zaman Gazetesi’nde yayınlanmadı. Sürekli demokrasiden dem vuran gazetenin bu fiilinin hangi demokrasi kıstasına uyduğu belirsiz. Türban'a gelince demokrasi, tersine sansür.]

  2. yellowledbetter:

    çok kişi kadın ve türbanla ilgili yazdı ama kimse bu kadar vurgulu bu kadar net yazamadı.Alev Alatlı gibi zaman gazetesinin çizgisiyle uymayan başka yazarların gerek Zaman gerekse onun ayarındaki başka gazetelerin köşelerinde yer almaları o kesim tarafından “biz sizin ağzınızdan düşürmediğiniz demokrasiyi alır son derece demokatik olarak uygularız” gibi sunuluyordu.(şimdilerde bunun bir üst versiyonu AKP’nin laikliğe sahip çıkması olarak raflarda yerini aldı bile) aslında bu gazeterle hiçbir asgari müştereği olmayan isimlerin tarafsızlık uğruna inşallahla maşallahla süsleyip aslında sanıldığının aksine dinden haberdar olduklarını kanıtlamak için çırpına çırpına yazdıkları yazıları zaten büyük bir şaşkınlıkla takip ederken tabiri caizse”kazın ayağının öyle olmadığını” görmüş olduk.Cümlesine mustahak olsun:)

  3. pinarustel:

    Yazının size nasıl ulaştığını merak ettim öncelikle. Bir de, gazetenin yazıyı niye yayınlamadığına ilişkin kesin bir bilgi yok. Örneğin ben yazıyı çok uzun buldum, yeni bir fikir geliştirdiğini de düşünmüyorum üstelik. Bunlar da sebep olmuş olabilir.

    Bunun dışında, mütedeyyin kesimin elindeki yayın organlarında yazmayı seçen yazarlara karşı topyekûn bir karalamayı kesinlikle doğru bulmuyorum.
    “Bir gazeteyle asgari müştereği olmak”la kastettiğiniz nedir? Sol görüşlü bir yazarın bu gazetelerden birinde çalışması, “tarafsızlık uğruna” yapılmış olmayıp tam aksine ‘taraf olmak’la alakalı olamaz mı?

  4. admin:

    Yazı, Alev Alatlı’nın mail grubuna ‘Zaman Gazetesi’nin Basmadığı Yazı’ başlığıyla bizzat Alev Alatlı tarafından yollandı. Kendisiyle görüştüm ve yazıyı buraya koydum.

    Mail grubundaki bu başlığın altındaki yorumlardan yola cıkarsam yazının uzunluğu gibi bir nedenden değil de daha ideolojik nedenlerden koyulmadığını söyleyebilirim-tabii bu mail grubundaki insanların yorumları, gerçek neden hala belli değil- ki zaten Zaman’ı takip eden bir okur olarak bu yazının yayınlanmamasını çok rahat anlayabiliyorum.

    Aynı zamanda grup moderatörünün bu konudaki yorumu da şöyle:

    ”Benim kisisel olarak bu yazinin yayinlanmamasina dair duydugum
    kirginlik, yazinin Zaman tarafindan yayinlanmamasi. Hani bir Et tu
    Brute- Sen de mi Brutus durumu… Turk medyasinda saygin bir konumda
    bulunan, referans gazete olma iddiasinda - ve bu statuye medyamizda
    en yakin gordugum- bir ciddi gazete boyle bir kabalik yapmamaliydi…”

  5. yellowledbetter:

    adminin yorumunu referans alarak benimde yaptığım tam olarak aslında böyle bir şeydi yani asla karalamak gibi bir tavır içine girmediğimi belirtmek isterim ben bu tip gazetelerin vitrinlerini süslemekte kullandıkları isimlere işlerine gelmeyen yazılar yazdıklarında yaptıkları kabalık karşısında şaşırmadığımı aslında durumun zaten bir gün bu şekli alacağını, su onların yolunda aktığı sürece vitrinlerinin o sisimlete açık olduğunu söylemek isterken yazarlarında bunlara fırsat vermemeleri gerektiğini anımsatmak istedim.

  6. mamumiskun:

    Bugünkü (19.02.2008) Milliyet gazetesinde çıkan haberi kopipest ediyorum, ‘niye yayımlanmamış’ sorusunun en geçerli yanıtı, linki de bu:
    http://www.milliyet.com.tr/2008/02/19/siyaset/axsiy01.html

    Zaman gazetesi, yazar Alev Alatlı’nın “türban” konusunu işleyen “İçerden mırıldanmalar” başlıklı yazısını yayımlamadı. Alatlı yazının ana temasının ‘bırakın kadınlar konuşsun’ olduğunu söyledi.
    Alatlı, 15 Şubat 2008 Cuma günü yayınlanması gereken yazısını her zaman olduğu gibi perşembe günü gazeteye gönderdi. Bir süre sonra sayfa editörü Alatlı’yı arayarak yazıyı yayımlayamayacaklarını belirtti.

    Alatlı gelişmeyi şöyle anlattı: “Sayfa editörü ‘bizim okurumuz buna hazır değildir’ gibi bir gerekçe gösterdi. Benim, yazar çizerle sürekli kavgam ‘okurlarınızı küçümsüyorsunuz’ konusunda olmuştur. ‘Okuru küçümsemeyin, oto sansüre girmeyin’ deyip, okur anlamaz türü laflara hep karşı çıkmışımdır. Kendi kitaplarımda da çıtayı yükseltirim. Hiç de zararını görmedim.”

    Zaman’da yaklaşık dört yıldır yazdığını ve ilk kez böyle bir durumla karşılaştığını anlatan Alatlı, “Ben muhalif bir yazarım, hep de muhalif oldum. Türban konusu ‘yumuşak karın’ olduğu için yazımın yayınlanmadığını düşünüyorum. O korkutucu. Yaşanan durumu, ülkenin bütününde olup bitenin tezahürü olarak gördüm. Bu kadar hadise oluyor, bu da bu hadiselerin içinde bir tanesi. Yazıda bütün yapmaya çalıştığım ‘Allah aşkına bırakın kadınlar konuşsun’ demekti. Yazının yayımlanmayacağını duyunca sadece ‘fesuphanallah’ dedim” diye konuştu.

    (ben mi saçmaladım, internet mi, site mi bilmiyorum, iki kere eklenmedi yazı, admin durumu düzeltir diye düşünüyorum.)

  7. admin:

    Düzelttim mamumiskun.

    Basın organlarından dört gün önce bu durumdan haberdar olmamız ve yazıyı yayınlayabilmemiz de didamangisa’nın doğru yolda olduğunu kanıtlar nitelikte diye düşünüyorum:). Tabii daha önemli olanın yazarların kendi yazılarını yazması ve diğer yazarlarımızın yorum yapması olduğunu unutmadan.

    Bu arada Alev Alatlı’nın söylediği sayfa editörünün beyanı: ‘bizim okurumuz buna hazır değildir’ eğer Ekrem Dumanlı(Zaman gazetesi editörü)’ya aitse şu yazıyı hangi iyi niyetlerle yazdığını merak ediyorum:

    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1030

  8. mamumiskun:

    Şimdi burada, her ne kadar ortada enteresan bir durum varsa da, mevzu bahis kişilerin mahremiyetini göz önünde bulundurarak bu karşılıklı mail’lerin sitede yayımlamlanmasından rahatsız oldum. Bu, kesinlikle arkadaş arasında “ya abi duydun mu böyle böyle bir durum varmış” diye anlatılabilecek haber değeri taşıyan bir olaydır, fakat herhangi topluma açık yayın organında ifşa edilmemesi gerekir diye düşünüyorum. Her ne kadar bu çeşitli yayın organlarınca zaten bu yapılmış olsa da (google’da “metin boşnak ekrem dumanlı” diye aratınca pekçok sayfa çıkıyor), bence didamangisa’da yer alması hoş değil.

    Bu arada Ekrem Dumanlı’nın, Fethullah Gülen’in halefi olarak gösterildiğini de belirteyim.

  9. admin:

    Haklısın zaten tam olarak emin olamadım gerçekliğinden. En azından bir gazete editörünün söyleyebileceği sözler değildi. O yüzden kaldırdım.

    Ayrıca Dumanlı, Gülen’in halefidir yaklaşımı; Dumanlı’nın “Fethullah Gülen’i anlama” yazılarına dayanıyor. Yani temeli olan bir iddia değil.

  10. mamumiskun:

    Söylemek istediğim, gerçek olsa bile, bu tarz bir karşılıklı mail’leşmenin yayımlanmasını yadırgadığım. Bu konuda bir kanun falan olsa gerektir herhalde, hukuk bilgisi olan varsa söyler belki. Ama en azından hukuki değil de insani olarak; ben kim olursam olayım, benim herhangi birine yolladığım herhangi mektup, e-mail vs.nin sonrasında yayımlanması, moda tabirle, “etik” değil. Yani yazının kaldırılması sağduyulu bir karar olmuş, teşekkürler.

    Mesela ben pek “bir gazete editörünün söyleyebileceği sözler değildi” diye düşünmedim açıkçası, bunların Ekrem Dumanlı tarafından söylenmesi ihtimali beni pek şaşırtmadı.

    Halef muhabbeti konusunda da şöyle bir yazı var referans verebileceğim: http://www.korsanhaber.com/yazar_yazi.asp?yazi=4637
    Yazıda geçen “medya ve siyaset kulislerinin derinlikleri” de tam olarak nereleridir, onu bilemiyorum tabii.

  11. mamumiskun:

    Bu arada “Ayrıca Dumanlı, Gülen’in halefidir yaklaşımı; Dumanlı’nın ‘Fethullah Gülen’i anlama’ yazılarına dayanıyor.” yorumunun eksikliği, Dumanlı’nın bu yazıları 14 ve 15 Şubat tarihlerinde (’Fethullah Gülen’i Anlama Gayreti 1-2′) yayımlanmış olması ve fakat Atılgan Bayar’ın, önceki yorumda linkini verdiğim, içerisinde “Ancak medya ve siyaset kulislerinin derinliklerinde Zaman Gazetesi’nin yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın adının Fethullah Gülen sonrası cemaat liderliği için sıklıkla telaffuz edildiği söyleniyor.” ifadeleri geçen ‘Fethullah Gülen’den Sonra’ isimli yazısının ise, yorum tarihlerine bakarak en erken 25 Aralık 2007 tarihinde yazılmış olduğundan da görülüyor.

    Buradan varılması gereken sonuç, Dumanlı’nın bu bahsi geçen yazıları yazmadan önce de adının “futur”-cemaat lideriği için geçtiği, ve ihtimal, son olarak yazdığı ‘gayret’ konseptli yazıların bu görüşü kuvvetlendirdiği olsa gerek.

  12. admin:

    Açıkçası mamumiskun benim “Fethullah Gülen’i anlama’ yazıları” diye bahsettiğim, “Fethullah Gülen’i Anlama Gayreti 1-2″ değil. Ekrem Dumanlı ara ara yazılarında Fethullah Gülen fikirlerini eleştiren(yorumlayan) yazılar yazıyor. Bunun yanında yazılarında Fethullah Gülen referanslarına da rastlamak mümkün. Bu iddia’nın kanıtlanabilir bir tarafı olmadığı gibi elle tutulur bir yanı da yok çünkü Hocaefendi konumundaki F. Gülen, insanlardan uzak hatta bir arkadaşın da dediği gibi ” bir tabu, ona yuklenen bir kutsallik var. Onun icin elestiriden, tartismadan uzak tutulmaya calisiliyor, ki kirlenmesin. Kendisinin, asla kamuoyu onunde endam eylememesinin (ne bileyim, televizyona tartisma, roportaj programina cikmamasi mesela)”, Dumanlı ise Türkiye’nin en çok satan gazetesinin editörü.

  13. mamumiskun:

    Tabii ki sizin kadar düzenli Zaman gazetesi ve dolayısıyla Ekrem Dumanlı takip etmediğim için bunun ötesinde söyleyebileceğim birşey yok. Benim bilgi eksikliğim sizin ifade noksanlığınızla birleşince önceki yorumuma sebebiyet verdi, açıklama için de teşekkürler..

  14. admin:

    Evet, her kesimi takip etmenin önemli olduğuna inanıyorum. Zaman Gazetesi de muhafazakar kesimin en önemli gazetesi olmakla beraber seviye ve kalite olarak doğan medya grubu gazetelerinden daha iyi(Radikal’i kıyasın dışında tutuyorum).

    İfade eksikliği konusunda da hakkın var. Affedile.

  15. meftare:

    Evet, bu reklam da bu yazıya iyi gitti.

Yorumunuzu Yazınız.