RSS

Sporda Enteresan Hafta

Cum, Şub 22, 2008

Spor

Tell a Friend

Pazartesine ertelenen Galatasaray-Konya maçı, Uleb Kupası’nda ve Euroleague’deki Türk takımlarının umumiyetle kötü performansları, Fenerbahçe’nin Sevilla galibiyeti, Galatasaray’ın Leverkusen hezimeti vb. gibi olaylarla, sporseverler için gayet doyurucu bir hafta içini geride bıraktık, cuma ve hafta sonu oynanacak Turkcell Süper Lig maçlarına hiç bulaşmadan, geçtiğimiz haftanın enteresan gelişmelerine şöyle bir bakalım dedim.

Geçtiğimiz hafta demişken, biraz daha önceye gitmek istiyorum biraz olağanüstü bir durumdan sebeple; ki bu durum, 16 Şubat Cumartesi günkü Beşiktaş – Ankaraspor maçına gitmiş olmam. Neden olağanüstü, çünkü ben Beşiktaşlı değilim, ve hatta maça gittiğim insanlar da ekseriyetle Beşiktaşlı değil, benim gibi Galatasaraylısı da var, Fenerlisi de, Beşiktaşlılar/toplam hesabında 2/8 gibi bir oran söz konusu, bir de üstüne üstlük “beklenen kar” gelmiş. Hem Beşiktaş maçlarındaki eğlenceyi ve taraftarın yaratıcı tezahüratlarını görmek, hem de okul açılmadan bir şeyler yapmak amaçlı bir tertip. Tabii biz biletlerimizi aldığımızda cumartesi günü kar tipi fırtına olacağını bilmiyorduk, bilsek zaten muhtemelen kalkışmazdık ya buna, neyse. Bu amaçlara ulaşıldığını söyleyebilirim açıkçası, benim için bir yan sebep olabilecek olan “güzel futbol izlemek” konusundaysa muazzam bir sükut-u hayal.

Tamam, zemin ve hava şartları müsait değil, eyvallah ama, sorun bundan çok, sahadaki ve kısmen tribündeki mentalite. Sahada, süper ligde belli bir seviye ulaştıktan sonra büyük takımlarda tutunamamış (Mehmet Yılmaz, Emre Aşık, Erhan Albayrak, Orhan Ak vs.) ve ayrıca kimi nispeten kaliteli yabancı (De Nigris, Tita vs.) futbolculardan kurulu Ankaraspor takımına nazaran, futbol adına bir şeyler üretme kapasitesi daha fazla olan bir Beşiktaş takımının bu isteksiz, kimi zaman umursamaz, ve hatta kaderci yaklaşımını, Ertuğrul Sağlam’ın gerçekçilikle küçük düşünme arasında gidip gelen tarzına bağlamaktan başka bir ihtimal görünmüyor. 2 şans golünden sonra, son dakikalara gelindiğinde içimde oluşan “bu beşiktaşa takacaklar şimdi ama hadi hayırlısı” düşüncesini, sağlığımı düşünerek yüksek sesle dile getiremedim yeni açık tribününde İnönü’nün. Ve goller oldukça da içten içe hoşuma gitti tabii, ne de olsa rakibiz az buçuk şampiyonluk için, ama Toraman’ın son dakika golüyle de yıkılmadım, hatta biraz da böyle nispeten efsanevi bir maça gitmiş olmamızın günün saçmalık ve hatırlanırlık katsayılarını yükselteceğini düşünerek mutlu bile oldum.

Atılan 2 golün de gayet “bala g.te” olduğu aşikar iken, aynı şekilde 2 gol yeme ihtimalini tamamen göz ardı etmek ve bu ihtimal gerçekleştiğinde de bunu hazmedememek. Stadı yönlendiren kapalıda, ve dolayısıyla tüm statta hakim olan hava buydu, ikinci gölün akabinde başlayan 2 Mart’ta oynanacak Galatasaray maçına dair tezahüratlar bunun göstergesi. Bir başkası “dat diri dat dat, dat diri dit dit” tezahüratını da buna dahil edebilir, fazla eğlencelik olduğundan, ama ben yapmıyorum, zira Beşiktaş tribünlerinin bu son yeniliği de maça gitme sebeplerimden biriydi diyebilirim, bayağı komik, youtube’dan izleyin(bu arada şimdi linki koyarken youtube’daki şahane yorumlardan nispeten okunabilir olanlarında, bu tezahüratın asıl eskişehirspor ve ankaragücü tribünlerinde yapıldığı yazıyor, ben bilmiyorum)

Biraz da sahadaki futbol adına iki kelime edeyim, Gökhan Zan denen bir adam var mesela, her topa bodozlama vuruyor, böyle mi hücuma çıkacak yani Beşiktaş, yeni adam Gordon iyi gözüktü, ama Zan’ın yanında oynadığı için olabilir, İbrahim Üzülmez’in iyi niyeti kapasitesini arttırmaya yetmiyor, Aydın diye bir gençmiş, biz tribünden bilemedik, takımda en çok bir şeyler yapmaya çalışan, mücadele eden oydu, tebrikler, Delgado da olmasa izlenecek hiçbirşey olmayacaktı maçta, kendisine de buradan teşekkür ediyoruz, Nobre koşuyor, güçlü falan tamam ama yetenek de bir yere kadar işte, bir top alıp iki pas yapınca “iyi oynadı” diyoruz, Holosko da fena değil bu arada ama yine de o kadar para ve oyuncu etmeyeceğini düşünüyorum, ve “kahraman Toraman” nerede oynarsa oynasın bu takımın iyi oyuncularından, bekte de kötü değildi. Ama asıl mesele, takımın genelindeki o mücadeleyi, o tuttuğunu koparma havasını, o güveni, o “büyüklüğü” tribünlere hissettirecek en ufak bir çabanın dahi olmayışı, kız takımı eleştirisi de bunun içindi zaten. Bütün bunların sonucunda ben, gayet keyifle, sessizce yanımdaki Fenerli arkadaşlarıma “biz bunları harcarız olum, çok dandik bunlar ya” diyerek staddan çıktım, 2 Mart’taki maç için de pek bir endişe duymuyorum, sadece “derbi maçlarının atmosferinin farklılığı” faktörü Galatasaray’ın muhtemel bir “rahat” galibiyetine engel oluşturabilir diye düşünüyorum.

Geçtiğimiz haftasonunun bir diğer spor olayı da NBA All-Star 2008 idi. New Orleans’ta yapılmış olması bir tesadüf değil, şehrin Katrina felaketinden sonra yeniden yapılanması için bilinçli bir düzenleme. All-Star maçı sonlarında uyukladığım kadar sıkıcıydı, pek bir numara göremedik, zaten artık heyecanlanacak pek bir şey de kalmadı sanki “zenciliğin” verdiği kuvvetle yapılan smaçlarda. Sprite Slam Dunk Contest’i kazanan Dwight Howard’ın, sene boyunca yürüttüğü kulis faaliyetlerini ikinci plana itecek güzellikteki smaçlarından “tipleme” smacını, daha fazla ilgi çeken bir superman smacından daha fazla beğendiğimi de ekleyeyim, ayrıca Jason Kapono’nun da (3 sayı yarışması galibi) bileğine kuvvet, muazzamdı, tabii Kaan Kural’ın yorumları da kimi zaman saçma, kimi zaman yerinde, kimi zaman da, espri olarak yapmıyor olsa da, gerçekten komikti, özellikle kamera onları çektiği zaman o tas suratıyla öyle durup “ben de allstar tişörtümü göstereyim o zaman” sahnesi. Yine de Kaan Kural anlatmıyor olsa, “nerde yahu bu Kaan, ntv de bütün basketbol spikerlerini kaptırdı galiba ha, şeyler de kanal 24e gitti zaten” derdim, mesela Murat Kosova’nın yerine Osman Sakallıoğlu’nun New Orleans’a gitmiş olması üzerine de benzer şeyler söyledim.

Gelelim Konya-Galatasaray maçına. Beşiktaş’la aradaki farkı sanırım şu ortaya koyacaktır; aynı ve belki de daha kötü şartlarda oynanan bu maçı izlerken kesinlikle sıkılmadım. Tabii ki sahada güzel hareketler, organize ataklar vs. nadirdi ama, o mücadele, o Uğur’un sakatlanıp yerine Barış’ın beke geçip oyuna giren Serkan’ın orta sahaya gelmesiyle takımın işleyişinde en ufak bir bozulma olmaması, her şeye rağmen hücum pres ve kanat akınları, mesela gol de sağdan Barış’ın ortasıyla başlıyor, ve tabii öncesinde onun oraya koşusu ve aldığı düzgün pasla. Sahaya yayılış, sakat Mehmet Topal’ın oyunu, Ümit Karan’ın “net” golü, ve hep oyunun içinde olması, orta sahaya gelip top alıp Hakan Şükür’ü ve kanatları kaçırması, daha çok şey olabilir. Galatasaray takım gibi oynuyor, ve “böyle oynasın da isterse kaybetsin mühim değil” sözlerini her geçen gün daha fazla duyar oluyoruz. Kalli’ye sadece değişikliklere 60 küsurlarda değil de 50 küsurlarda başlaması yönünde genel bir eleştiri var, oyuna girenlerden daha fazla verim alabilmek adına.

Unutmadan, Rize-Fener maçında, Rizeli futbolcu Cumhur’un hakemin “oyna” kararına verdiği cevabı görmediyseniz mutlaka izleyin.

Salı günü Uleb Cup’taki temsilcilerimizin maçları oynandı. Önce kısaca kupanın sistemini anlatayım. İlk turdaki 6 takımlı gruplardan Beşiktaş Cola Turka namağlup lider, Türk Telekom ve Galatasaray Cafe Crown da ikinci olarak ikinci tura yükseldiler ve bu gruplardaki sıralamalarına bağlı olarak, Beşiktaş CT İsrail’den Hapoel Jerusalem, Türk Telekom Rusya’dan Unics Kazan ve Galatasaray CC de Fransa’dan Asvel Lyon Villeurbanne takımlarıyla eşleştiler. Kupanın bundan sonraki işleyişi de şöyle: Bu ikili eşleşmeler toplamdaki sayı farkı esasına göre yapılıyor, yani deplasmanda yenildiği bir takımı iç sahada daha farklı yenen takım tur atlıyor. Takımlar bu turu geçtikleri takdirde bir tur daha aynı şekilde oynanacak (Merak edenler için, fikstür belli) ve bu turu da geçen toplam 8 takımın katılacağı, 10-13 Nisan 2008 tarihleri arasında İtalya’nın Torino kentinde yapılacak “Final Eight” sonrasında şampiyon belli olacak. Bu noktada şunu söylemek istiyorum, bu toplam sayı farkına göre oynanan turlar bana çok saçma geliyor. Neden, çünkü bu uygulamayla, temel amaç olan “kazanmak” yerine, az farklı mağlubiyetlere göz yumuyor oluyor takımlar. Ayrıca bu maçlarda beraberlik durumunda da maç uzamıyor, ancak her iki maçta da farklı takımlar aynı farkla kazanırsa uzatmaya gidiliyor. (bu arada emin olamadım, madem bu kadar saçma, o zaman futboldaki gibi deplasmada daha fazla sayı atmış olan turu geçiyor olabilir mi acaba diye düşündüm, uleb’in sitesine de baktım bulamadım bunun kuralını, en doğrusunu bilen varsa beri gelsin.) Bunun yerine, 3 maçın 2’sini alan turu geçer sistemi uygulanmalı diye düşünüyorum, en azından böylece bütün maçlar kazanmaya oynanır, maç sonlarındaki bu “al gülüm ver gülüm” havası da olmaz. Fikstür de bir şekilde bunun için hazırlanabilir, yeter ki niyet olsun. Bu salı yapılan maçlara gelince, bütün Türk takımları deplasmanda mücadele ettiler ve rövanş için avantajlı bir skor elde etmeye çalıştırlar; Galatasaray CC dışındakiler bu amaçlarına ulaşamadı. Sıradan gidelim:

Beşiktaş CT antrenörü Ergin Ataman’ın sezon başından beri sürdürdüğü “biz Uleb Kupa’sını da alıcaz, Beko Basketbol Ligi’ni de lider bitiricez, Opel Türkiye Kupası için de hiçbir takım bize rakip değil, şampiyon da biz olucaz” söylemi, “iddialı”lık ve kendine güvenin ötesinde bir baskı unsuru olmaya başladı gibi sanki takımın üzerinde, zira Opel Türkiye Kupası’ndan ilk turda elenmeleri ve ardından Hapoel Jerusalem’e 88-73 mağlup olmaları bunun göstergesi. Yine de rövanş için umutsuz olmaya gerek yok, turu geçmek çok uzak bir ihtimal değil, çünkü Beşiktaş CT iyi bir takım ve Ergin Ataman da çok iyi bir antrenör, ve bu benim söylememle de olmuyor tabii, ama asıl söylemek istediğim, bugüne kadar kullanılan “üslubun” biraz antipatik olduğu, ve olası başarısızlıkta “o kadar konuştun da n’oldu Ergin hoca, böyle g.t olursun işte” tepkisini çokça alacak olması. Mentalite ve üslup konusunda Ertuğrul Sağlam’la Ergin Ataman’ın ortalaması alınırsa optimuma ulaşılır sanırım.

Türk Telekom için de işler sezon başında göründüğü kadar istikrarlı gitmiyor. El-Amin oyundayken işleyiş bozuluyor, çünkü o yokken Tutku’nun ve kimi zaman Haluk’un yönlendirmesiyle gerçek bir takım gibi, nerdeyse bütün basketlerini asist üzerinden buluyorlar, şut stili dışında her şeyi iyi olan Chris Williams da önemli bir parça takımın işleyişinde. Opel Türkiye Kupası’nın kazanmalarının akabinde, ligde Bandırma Banvit karşısında alınan 125-87’lik farklı mağlubiyet ve hemen ardından Unics Kazan deplasmanında da 91-65’lik bir “hezimet”. Umarım maçtan sonra Ercüment Sunter yine İstanbul ekiplerinin hakemlerce desteklendiği yönünde bir serzenişte bulunmamıştır ağız alışkanlığıyla, ne de olsa Rus takımı oynadıkları. Rövanş için Beşiktaş CT için konuştuğum kadar umutlu konuşamayacağım Telekom için, zira ne kadar çok atarlarsa o kadar çok da yinen bir takım Telekom, bu farkı telafi edebilmek için yememek de lazım. Yine de çok gaza gelmiş tribünler önünde, stressiz bir takım oyunuyla ve gerektiğinde El-Amin’in “isolation”larıyla “olmaz olmaz” demeyelim, olmaz olmaz.

Ve haftayı beraberlikle(!) kapayan ekip Galatasaray CC. Bahsettiğim optimum iddia ve gerçekçilik çizgisinde, iyi yüzlü insan Murat Özyer’in takımı. Fransa deplasmanına Dee Brown’suz gittiler, önceki cumartesi ligde oynanan Pınar Karşıyaka maçında sakatlanmıştı, o maçta da bir basiret bağlanmasıyla kaybetmişti Galatasaray, ve tabii Kaf-Sin-Kaf’lı oyuncuların muazzam performansı. Tribünde yaşanan “istenmeyen olayları” kanıksamış olmak da gerçekten acı verici, maçı benim gibi televizyondan izlemiş olanlar iki küçük kızın o arbedenin içinden nasıl çıkarıldıklarına ve kızların gözyaşlarına tanıklık etmiş olmalılar. Tabii bundan dolayı şikayet hakkı olmayan kim, Galatasaray takımı, çünkü bunun çok daha fazlası Ayhan Şahenk’teki Fenerbahçe maçında yaşandı, ve maalesef Murat Özyer de, bu maçın ardından taraftara sadece teşekkür etmişti, bu olaylara karşı bir cephe almamıştı, zaten menajer Mert Uyguç’tan böyle bir beklentim yok, çapı sorgulanası bir insanmış izlenimi veriyor, zira o maçta sahada yaşananların fazla önemli olmadığını söylemiş bir insan kendisi, dediğim gibi bu konuda beni Murat Hoca’nın tavrı hayalkırıklığına uğratmıştı. Neyse, her şeye rağmen, Galatasaray CC, her geçen gün oyununu geliştiriyor, akıllı ve “büyük” oynuyor. Sene başından beri bir türlü tam kadro olamamasına rağmen Murat Hoca, takımda kimden ne zaman ne verim alabileceğini biliyor, ve buna göre de her maçta farklı oyuncular farklı özellikleriyle ön plana çıkıyor. Asvel gibi Avrupa basketbol kültürüne sahip bir takım karşısında da bu oldu, Murat Kaya, Robert Hite ve özellikle Cenk Akyol’un oyuna katkısıyla, atletik ve güçlü oyunculardan kurulu Asvel karşısında kimi zaman fark açıldıysa da, dengeyi sağlayan Galatasaray, maçtan da 69-69 beraberlikle ayrılarak rövanş için büyük avantaj elde etti. Yukarda bahsettiğim sayı farkı belirleyici olduğu zaman kazanmanın önemini yitirmesi durumu, Galatasaray maçı için fazlasıyla geçerliydi, rakip oyuncular normalde faul yapıp süreyi durdurmak gereken yerlerde oyunu devam ettirdiler, olası bir fark açılmasından korunmak için, keza Galatasaray da maçı koparmaya çalışmadı, böylece bir periyod sonundan farkı olmaya bir maç sonu izlemiş olduk. Tabii ki her iki takım açısından da mantıksız değil bu şartlarda turu geçmek için ama, “maça” yapılan bir saygısızlık gibi geliyor bana yine de.

Gününü hatırlamıyorum ama, Eurosport’ta takip edenler görmüştür zaten, “snooker”, Türkçesi tam olarak ne bilmiyorum açıkçası, sadece bilardo demek yeterli olmasa gerek, neyse, Mark Selby, önce çeyrek finalde geçen senenin dünya şampiyonu John Higgins’i, yarı finalde Stephen Hendry’yi, ve sonrasında finalde de Dünya’nın bir numarası ünlü Ronnie O’Sullivan’ı yenerek Galler Açık’ın (Welsch Open) şampiyonu oldu. Bu turnuvayı kazanmasıyla da Dünya sıralamasında dördüncü sıraya yükseldi. Worldsnooker‘daki haberde Selby, en baskı altında olduğu anlarda dahi olumlu düşünerek ve sakin kalmayı başararak bu muazzam galibiyete ulaştı, deniyor. Rastlarsanız snooker izleyin, zevkli, tabii bu arada her spor dalında Eurosport’un Türk spikerlerinin gerçekten çok başarılı olduğunu söylemeden de geçmeyelim.

Sıra Efes Pilsen-Montepaschi Siena maçında. Efes hakkında daha önce de bir yazı yazmıştım İstanbul’daki Aris maçından sonra, linki de bu, ben öyle kelimeyi kırmızı yapıp içine link koymak bilmiyorum, admin’imiz isterse biraz düzenlesin buraları, bunları da silsin tabii öyle bir durumda, yapmazsa da canı sağ olsun. Neyse efendim, maça gelecek olursak, geçen haftaki sürpriz sayılabilecek Panathinaikos galibiyetinin ardından, yıldızı az, hamalı ve mücadelesi bol bir takım olan Siena’ydı rakip. O yazıda söylenilenlerin üstüne pek bir şey eklemeye gerek yok, Efes yine öne geçti 10 küsur sayı farkla ve yine rakibi maça ortak olup öne geçmeyi başardı, hatta Lorenzen Woods yine maçın ilk pozisyonda bir blok yaptı, ve maçı SkyTurk’ten izlediyseniz spikerin “mesaj verdi” dediğini de duydunuz. Ermal Kuqo 20 sayı 7 ribaundla yine iyi, takımı sırtlıyor, ona Kerem Gönlüm de katılıyor, savunmayı biraz daha iyi yapmaya başladı Efes, o enteresan takipli alan savunmaları nispeten daha oturmuş olsa da, yine çok basit bir adam paylaşma sorunu yüzünden en kritik anlarda sağ dipten yenen üçlüğü izledik. Rakibin gard oyuncuları Thornton, McIntyre ve Ilievski’nin üçünün de solak olması, çok fazla fark edilmese de, savunmanın dengesini bozmaya biraz daha katkı sağlamış olmalı, çünkü solak oyuncuyu savunmak nispeten daha zordur, en azından alışılmışın dışındadır. İçerideki oyuncularının (Eze, Stonerook) sert ve kuvvetli oyunlarının da Efes’i zorladığı bir gerçek, ama önceki yazıda belirttiğim mutlak kırılganlık bu maçta yoktu, Efes’in mücadelesi eskiye nazaran daha iyi. Fakat rakibin de hakkını yemeyelim, kritik dakikalarda şut yüzdeleri yükseldi, ve maç genelinde yaptıkları çok baskılı, her topa el sokan müdafaa sayesinde Efes’in hücumunu etkisiz kıldılar, Panathinaikos maçını 29 sayıyla tamamlayan Andrew Nicholas’ın 2/10 ile sadece 2 saha içi isabetiyle 12 sayıda kalması da bunun bir göstergesi. Zaten Nicholas’a özellikle set hücumlarında fazla bağlı kalan Efes’in, bu istatistikle maçı kazanması zordu. Siena’nın geçen hafta Partizan karşısında 29 top çalma ile yine kendisine ait olan Euroleague rekorunu geliştirdiğini de hatırlatalım. Nihayetinde uzatma sonunda 76-79’luk mağlubiyet geldi Efes adına, önümüzdeki hafta da çok zorlu Partizan deplasmanı var.

Fenerbahçe Ülker de Tau Ceramica deplasmanındaydı. Fener’de kumaşın iyi olduğu aşikar ama, hakikaten takımda kimin ne zaman ne yapacağı belli değil Tanjeviç’in kafasında, ki bunu mesela Kaan Kural çokça söylüyor, hatta Galatasaray’la kıyaslayıp burada Murat Özyer ve Galatasaray’ın hakkını veriyor. Sakatlıktan dönen Semih Erden, her geçen gün kendini geliştiren Ömer Aşık, Oğuz Savaş ve Gasper Vidmar’la çok sağlam, dinamik ve fakat tecrübesiz bir pota altı, Mirsad da bu tecrübe eksiğini gideriyor. Solomon, Ömer Onan, Mrsiç, çokça eleştirilen ama basketbolu iyi bilen bir oyuncu olduğu anlaşılan bir Preldziç ve Amerikalı oyuncularıyla sezon başından beri somut bir ilerleme bekleniyor, kimi zaman umutlanılıyor (geçen hafta deplasmandaki Aris, ilk tur gruplarında yine deplasmandaki Lottomatica Roma maçları), ancak bir türlü istikrar yakalanamıyor, suç da doğal olarak Aydın Örs’ün yerine olaylı bir şekilde gelen (burada bir federasyon parmağı da tartışılır.) Tanjeviç’te görülüyor. Dün de 7 oyuncusu çift haneli sayılara ulaşan Tau karşısında sürklase oldular ve baştan sona mağlup götürdükleri maçı 103-84 kaybettiler, haftaya Abdi İpekçi’de sezonun flaş ekibi Lietuvos Rytas ile karşılaşacaklar.

Fenerbahçe’nin 3-2’lik “Seviyya” galibiyetini kutlamamak elde değil, Halit Kıvanç’ın maç boyunca “Fener’den gol istiyorum, ama karşı kaleye” söylemi, Selçuk’a Tuncay diyen bir İlker Yasin ve onların arasında Fenerbahçe’yi “Avrupa’nın Prensi” ilan eden Ertem Şener ile Star televizyonunun gerçek bir yayıncılık başarısı gösterdiğini de belirtelim tam bir ironiyle. Maç hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim, her yerde konuşuyorlar zaten, birbirine benzeyen iki devre, Kezman’ın çıkana kadar maçta en çok distance’ı cover eden oyuncu olması, Semih’in gol/dakika oranını biraz daha azaltması. Bu arada maçı seyrederken uyuklayan babamın, Semih’in golüyle gözlerini açıp neredeyse bilinçaltından söylediği “vaay Semih” cümleciğinin içinde, hala biraz “genç Semih’i takdir” hissettim, demek artık kel olan Semih bilinçaltımızda hep genç kalacak diye de çıkarsama yaptım sonra.

Ve son olarak da Bayer Leverkusen-Galatasaray maçı, kısa keseceğim bu bahsi zaten yazı aldı yürüdü oldu kaç sayfa. Sene başından beri zorla, ve hatta kendi istemi dışında bu tura kadar yükselmişti Galatasaray, ve fakat işler de yolunda gidiyor gibiydi son zamanlarda, yukarıda da yazdık zaten hoşumuza giden şeyleri az buçuk; ama Sami Yen’de pısan Leverkusen’in Bay Arena’daki basit ve etkili futbolu, basireti bağlanmış gibi oynayan bir Galatasaray, kesinlikle bahane olmaması gereken muhtemel bir “stamina” düşüklüğü ve aynı zamanda yol yorgunluğu, Uğur Uçar’ın yokluğu, Orkun‘un saçmalaması vs. birleşince 5-1’lik hezimet geldi, ve sonuç olarak “Avrupa defteri kapandı”. Kalli’ye kadro konusunda yapılacak her eleştiriye de mantıklı bir açıklama getirilebilir, o yüzden ne oyuncuları, ne de teknik yönetimi günah keçisi ilan etmenin lüzumu yok. Ama şimdi asıl en yapılmaması gereken şeyse, Konya maçını ertelemeyen federasyona çemkirmek, olan olmuş zaten gerek yok ağlak tavırlara, sen başarılı olmak istiyorsan bunların hepsinin üstesinden gelmeyi bileceksin. Kabahati kendinde aramadığın, hep başkasını suçladığın sürece ilerleyemezsin, ancak kısa süreli başarılarla kendini kandırırsın. Noktayı koydum. Sağlıcakla kalın.

Share This Post

Yazar:

mamumiskun Didamangisa´da 16 yazıya sahip .


1 Bu yazı için yapılan yorumlar.

  1. admin:

    Her spor dalıyla ilgileniyorum havasında olman ve okunabilirlik seviyesi tavan yapan yazılar yazman çok güzel de açıkçası on farklı kategoriyi bir yazıda toplmanın doğruluğunu sorguluyorum. Basketbol haberlerini umursamayıp futbol haberlerini umursayan insanlar olabileceği gibi takımların yurt içi müsabakalarını önemsemeyip yurt dışı müsabakalarını önemseyecek insanlar da olabilir. Bunun dışında sadece NBA ile ilgilenen insanlar da olabilir. Snooker bahsine hiç girmiyorum zaten…

    Velev ki:) okuyucu her spor dalıyla ilgileniyor bu kadar uzun yazıyı okumaya vakti de olmayabilir.

Yorumunuzu Yazınız.