RSS

Baudelaire - Les yeux des Pauvres

Cum, Mar 14, 2008

Kitap

Tell a Friend

Charles Baudelaire’in Spleen de Paris (Paris Sıkıntısı) isimli, modernist geleceğin etiğine yönelik göndermeler barındıran düz yazı şiir kitabında yer alan şiirlerinden bir tanesi, “Les yeux de Pauvres” (Yoksulların Gözleri).

Çok sevdiğim ve her okuduğumda tüylerimi diken diken yapan, kısacık ama hiç bitmeyen bu şiiri paylaşayım dedim. Modernizmle gelen yabancılaşmanın (alienation) önce seçimlerimize daha sonra da onları seçen bize dokunmasını… derken, söze ne hacet biz bu kadar “alien” olduktan sonra diyor, bu öykünün Tahsin Yücel çevirisini buraya direkt olarak aktarmak istiyorum. Baudelaire’in ağzından olsun, güzel olsun diyorsanız -ki benim tercihim orjinalinden yana - şuraya zıplayınız.

“Yoksulların Gözleri”

“Ya! Bugün sizden neden nefret ettiğimi bilmek istiyorsunuz demek. Hiç kuşkusuz, sizin anlamanız benim açıklamamdan çok daha güç olacak; çünkü, bana kalırsa siz, karşılaşılabilecek kadın duyarsızlığının en güzel örneğisiniz.

Uzun bir gün geçirmiştik birlikte, bana kısa görünmüştü. Söz vermiştik birbirimize, bütün düşüncelerimiz bir olacaktı, ruhlarımız tek bir ruh olacaktı bundan böyle, bütün insanlarca kurulup da hiçbirince gerçekleştirilememiş olması bir yana, hiçbir özdenliği bulunmayan bir düş işte.

Akşam, biraz yorgundunuz, hala molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önüne oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı. Havagazı da bir başlangıcın bütün canlılığını gösteriyor, aklıkla gözleri kör eden duvarları, gözler kamaştıran, geniş aynaları, çubukların, kornişerin yaldızlarını, boyunlarından bağlı köpeklerin götürdükleri tombul yanaklı maiyet beyzadelerini, yumruklarına konmuş atmacaya konan hanımları, başlarının üstünde meyveler, yemekler, av aletleri taşıyan tanrıçaları, peri kızlarını, kollarını uzatıp bavyeralı kadınlara küçük testiyi sunan hebes’leri, ganymedes’leri, sorguçlu aynaların iki renkli dikili taşını, kısacası, pisboğazların buyruğuna verilmiş bütün tarihi, bütün söylenbilimi var gücüyle aydınlatıyordu.

Tam önümde, kırık yaşlarında, sakalı kırlaşmış, yorgun yüzlü bir adamcağız dikilmişti yolun üstüne, bir eliyle küçük bir oğlan çocuğu tutuyor, öbür kolunda da yürüyemeyecek kadar zayıf bir yaratığı taşıyordu. Hizmetçi görevi yapıyor, çocuklarına akşam havası aldırtıyordu. Hepsi de paçavralar içindeydi. olağanüstü denilebilecek kadar ciddiydi bu üç yüz, bu altı göz de yalnız yaş nedeniyle ayrılıklar gösteren, eşit bir hayranlıkla, kımıltısızca seyrediyordu yeni kahveyi.

“Ne güzel! Ne güzel!” diyordu babanın gözleri, “Yoksul dünyanın bütün altınları gelmişler de, bu duvarlara yerleşmişler sanki.” - “Ne güzel! Ne güzel!” diyordu oğlanın gözleri, “Ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası.” en küçüğün gözlerine gelince, şaşkın ve derin bir sevinçten başka şey belirtemeyecek kadar büyülenmişlerdi.

Şarkıcılar, hazzın ruhu iyileştirip yüreği yumuşattığını söylerler. Şarkının hakkı vardı bu akşam, ben de öyleydim. Bu gözler ailesiyle duygulanmakla kalmamıştım, susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum. Gözlerimi gözlerinize çevirdim, sevgilim, onlarda kendi düşüncemi okumak istedim; öyle güzel, öyle tuhafçasına tatlı gözlerinize, yeşil gözlerinize, gelgeç isteklere yurtluk etmiş, ayla esinlenmiş gözlerinize dalıyordum, bu sırada: “Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış!” dediniz bana. “Kahveciye söyleseniz de şunları uzaklaştırsalar!”

Anlaşmak böylesine güçtür işte, düşünceler böylesine birleşmez şeylerdir, sevgili meleğim, sevişenler arasında bile!”

Charles Baudelaire (çev. Tahsin Yücel)

Bu hikayeyi birden anımsamama sebep olan ADD’ye ve kendisinin başucunda duran Paris Sıkıntısı’na teşekkür ediyorum. “Je me sentais un peu honteux de nos verres et de nos carafes, plus grands que notre soif.”

Share This Post

Yazar:

begumozgok Didamangisa´da 4 yazıya sahip .


Yorumunuzu Yazınız.