RSS

İran Yolcusu Kalmasın!.. (2)

Paz, Mar 16, 2008

Asya, Yorum

Tell a Friend

Kızın burnuna dikkat..

“Şu anki durumumuz nedir, saat takriben 15:30, Tahran Havaalanı’ndayız, rezervasyon yaptırmadığımız için nereye gideceğimiz konusunda pek bir fikrimiz yok elimizdeki bir-iki otelin telefonları dışında, ve iletişim kurduğumuz insanların Türkçe bilme oranı ve onlarla iletişimdeki başarımız tahmin edilenin hayli altında; genel itibariyle pek iç açıcı bir durum yok yani ortada.” diyerek biten İran Yolcusu Kalmasın!..(1)’in ardından 2’yi yazma motivasyonunu sağlamak bayağı zaman aldı. Sanırım ilk iki yazı arasındaki süreye dayanarak kabaca 1ay-periyodik bir tefrika olacak diye düşünülebilir.

Evet, 15:30 sularında Uluslararası Tahran Mehrabad Havalimanı’nın terminalindeyiz ve yapılması gereken kalacak bir yer bulmak. Terminal deyince de kafalarda İstanbul Yeşilköy’deki gibi bir yer canlanmasın, gayet ufak çapta bir terminal binası. Yolculuk öncesinde yaptığım sınırlı araştırmaların sonunda, dünyanın çeşitli ülkelerinden İran’a seyahat etmiş gençlerin izlenim yazılarını falan okuyarak elde ettiğim bazı telefon numaraları ve adresler var elimizde. Benim halen kullandığım bir defterimin ilk sayfasında yazılı. Mesela biri şöyle: “Tehran Guest House, Emam Khomeiny Square, No:654, First Ferowsi Street”, bir de telefon numarası var tabii, o da şöyle yazılmış, ben de aynen not almışım: “39 12 777”, bir başka otelin (Victoria Hotel) telefon numarası “21 633 376”, ve bir başkasınınki (Iranshahr Hotel) de “888 46 650”. Şimdi bunları neden yazdım, birazdan anlaşılacak. Madem elimizde bu numaralar var , orada da gördük umumi telefonları, telefon kartımızı da az önce satın aldık bir şekilde iletişim kurarak, arayalım oteli, “yer var mı” diye soralım, ki ben burada “abi yer tabii ki var yani saçmalama Tahran’daki oteller niye full dolu olsun” diyorum D.’ye, yer olduğunu öğrenince de bir taksiyle gidelim. Teoride güzel plan, fakat pratikte bazı aksamalar yaşandı. Gittik telefonun başına, şimdi zaten biraz eblek ve çaresiz durumdayız, en azından kendim için diyeyim, elimde defterde numaralar yazıyor, omuzdan asmalı çantamda tomar tomar İran riyalleri var bir yandan ona dikkat etmek lazım, çantayı açıp kaparken görünmesi bile sakıncalı, bir de üstüne üstlük bavullarımız var, ikimizin de yeni aldığı, benim hem çekçekli hem sırtta taşımalı bavulum ve D.’nin ceset torbasına benzeyen bavulu. Bu ahval ve şerait içinde telefonun önündeyiz. Telefon numaralarıyla ilgili teknik bilgimiz de sadece İran’ın uluslararası kodunun +98 olduğu, hani bizim +90, Almanya’nın +49 olan bunlarda +98, güzel. Ama bakıyoruz numaralara, kimisi 7 rakamlı, kimisi 8 rakamlı, neyse dedik bir şekilde çözeriz, akıllı olmamıza güveniyoruz bu noktada sorunun çözümü için, D. bir numarayı çevirdi, ben de bekliyorum, bir süre durdu bekledi, sonra da “olm bu şebeke mebeke bi’şeyler diyo” dedi kapattı, tabii “yanlış bir numara girdiniz, lütfen şunu şunu kontrol ediniz” diyen otomasyon konuşmanın Farsça olması, ve bizim bunu anlamıyor olmamız gayet normal. O sırada, tabii biz kendi aramızda Türkçe konuşuyoruz, yanımızdaki telefonda konuşanlar işleri bitince bizim türk olduğumuzu anlayıp bize yardımcı olmaya çalıştılar, Türkçeyi de fena konuşmuyordu bir tanesi hatta, onlar da bizim elimizdeki numaralara bakıp bir şey anlamadılar, eksik rakam olduğunu söylediler, biz de madem öyle teşekkür ettik onlara ve bir çözüm aramaya koyulduk, sanırım bize hemen terminalin çıkışında “ajans” olduğunu da onlar söylemişti, taksi durağı yani. Bu numaraların saçma olduğu anlaşılınca doğru bir numaranın nasıl olduğunu öğrenmek ve otel bakmak için, terminalin içinde fakat diğer tarafındaki “internet” yazısına doğru yöneldik. Bu yönelme esnasında sol tarafta (yanılmıyorsam tuvaletlerin yanında) “kadın giyinme yeri” ya da buna benzer isimli bir yer gördüğümü (farsçayla beraber ingilizcesi de yazıyordu, “women dress room”?), ne olduğunu anlamaya çalışarak oraya doğru bakarken, birden bunun bir suç olması ve o anda yakalanabilme ihtimallerini düşünerek kafamı çevirdiğimi hatırlarım. (hayır niye bakıyosun ki zaten oraya)

“İnternet” yazan yer bir devlet dairesine benziyordu, bir masa ve (-nın) başında oturan orta yaşlı bir kadın, sağda iki ya da üç bilgisayar. Yolculara internet hizmeti vermek amacıyla yapılmış bir yer değil de, orada zaten olan bir yer, belki hareket amirliği, ve o yerin içinde bilgisayarlar. Gittik, “internet” dedik, yabancı olduğumuzu anlayınca konuşmadan eliyle gösterdi kadın, oturduk, D. bilgisayardan daha iyi anladığı için mouse’u o aldı, ben de yanına oturdum, google’dan “tahran hotel” diye aratmış olmalıyız, bağlantı 56 Kbps, bayağı dandik, çıkan makul bir linke tıkladık arama sonucu, ve link birden pornografi içerikli bir siteye yönlendirildi. “Höh! N’oluyo lan?!!” deyip can havliyle (havil: korku) kapattık siteyi, tekrar google’dan aynı aratma, bu sefer deminkine değil tabii başka siteye tıkla, ana!, yine porno, “ulan bu ne biçim şey!”, virüs dadanmış makinaya, muhtemelen google’dan tıklanan her link, yukarda bahsi geçen siteye gidiyor, neyse D. biraz anlıyor dedim ya, bu sefer doğrudan linke tıklamadı, linki kopyalayıp yeni bir explorer penceresinin adres yerine yapıştırdı, sonuç olumlu. Sonuç olumlu derken, porno siteye girmedik yani bu sefer olumlu olan o, anında otel bulamadık tabii, ama yavaş yavaş, zaten internet de yavaş, bazı oteller bulduk, benim daha önceden hatırladığım bir iki otel vardı sanırım pahalı diye not almadığım, o durumdayken pahayı biraz arka plana itmiştik tabii, ayrıca bir iki tane daha bulmuşuz herhalde, benim defterimde şu anda 5 tane otel ve telefon numaraları var, aynı zamanda da iki otelin krokisini çizmişim deftere ne anlayacaksam, ha telefon numaralarının yapısını da anlamış olduk artık iyice, mesela Shohreh Hotel, numarası +98 21 228 40 68, 98 ülke kodu, 21 Tahran’ın kodu, kalan 7 rakam da bildiğimiz numara. Bu bilgilerle “internet kafe”den kalkıp bu otelleri aramaya karar verdik, olmazsa dönüp yeni oteller bakacaktık. Tabii saat de 16:30’u geçti, artık bir yere yerleşmek gerek, zira havanın kararması yavaş yavaş bir faktör olmaya başlıyor. Orda oturan kadın ne kadar para istedi hiç hatırlamıyorum açıkçası, en fazla 1-2 toman istemiştir. (“toman ne ya? hani riyaldi?!” diyenler, para birimi karışıklığı yazar tarafından bilinçli yapılmıştır.)

Ve terminalden çıktık sonunda, şöyle bir kararla, bu otellerin çokça bulunduğu şehrin merkezinde iki cadde var: Sa’di Street ve Mellat Street, sanırım biz bir otelle konuşup “yerimiz var”ı duymuştuk ama pahalıydı, sonra da “şu caddelerin oraya bir gidelim, zaten çoğu otel buradaymış, bulamazsak bu akşamlık pahalı olana gideriz” motivasyonuyla ajansa doğru ilerledik. Kapıdan ilk çıkışımızda kuvvetli bir sıcak çarpmıştı gerçekten ama, sıcak konusunda kendimi daha kötüsüne hazırladığımdan olsa gerek, çok fazla rahatsız olmamıştım, tabii ki havadaki nemin az olmasının, benim psikolojik hazırlığımdan daha mühim bir etken olduğu da kesin. Gittik ajansa, dedik “hello, Sa’di Street?”, ordaki adam bize Farsça bir karşılık verince durum biraz ümitsizleşti, bu esnada sürekli kendi aramızda olsun, karşımızdaki adamla olsun Türkçe de konuşuyoruz, hani arada bir kelime anlasa kârdır diye tüm ihtimalleri değerlendirmeye çalışıyoruz. O sırada adam Türk olduğumuzu anladı, sonuçta İran nüfusunun dörtte birinden fazlası Azeri, insanlar bilmese bile, muhtemelen konuşulanın Türkçe olduğunu anlıyorlar, öyle olunca adam bize “Törki?” diye sordu, biz de “evet, evet!” deyip bunu evrensel jest ve mimiklerle de ifade etmeye çalıştık, kafa sallama, eli yumruk yaparken baş parmağı yukarı gösterecek şekilde kaldırma (Refah Partisi işareti, hani kapatılan, mesela Refah Partisi kapatıldı ya vaktiyle, tabii öncesinde Milli Selamet’ler, bu kapatma kararları bütün o görüşteki siyasetin tasfiye olmasını o kadar iyi sağladı ki, keza DEP geleneği de öyle, o yüzden parti kapatmalar çok mantıklı hareketler, zaten sayın Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı dava sonucunda AKP, yine Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde olduğu gibi mazlum edebiyatı yapamayacağı için, böylece daha da güçlenmeyecek bu davanın sonrasında, bize kalsa adamlar hukuku delik deşik edecekler, iyi ki böyle görev bilincine sahip hukuk adamlarımız var da bizim göremediklerimizi böyle görüp eyleme geçiyorlar, göbeğini kaşıyan adam ne anlar ki, artık bu davayla AKP de tasfiye olur, iyice güçten düşer, tıpkı öncekiler gibi, bak ya adam seyahat yazısı yazıyor ama arada güncel göndermeler de yapıyor, söyleyecek ne çok şeyim var havalarında, ukala dümbeleği, adamlar iktidar diye kanunlara aykırı davranabilir diyosun yani ha, ne ala memleket, tabii kapatılsın, Türkiye laiktir laik kalacak.. yani aslında ne biliim, sanki bazı şeyleri başka türlü söylemek, sanki biraz olsun çuvaldızı kendi kabasına batırmak, biraz olsun görüp anlamaya çalışmak, neyse ya, çok uzun bir parantez oldu, ne diyorduk, dur parantezi kapatayım da öyle.) vs. gibi hareketler. Adam böylece arkasından birine seslendi, “bunlar senin oradan” dercesine, sonra bordo gömlekli tıknazca Azeri şoförümüz gelmiş oldu, İstanbul’dan gelmeden öğrendiğimiz raconu hemen uygulayalım dedik: “Sadi Sokak, ne kadar, ne kadar?” rakamları tam hatırlamıyorum aslında, ama olay şu, taksimetre yok, gideceğin mesafeye göre önceden pazarlık edip şoförün söylediğini ortalama beşte bir azaltmak mümkün, belki daha iyi pazarlık etsek daha da fazla, buradaki muhabbeti tam hatırlamıyorum ama temsilen şöyle olsun hadi: “Sadi, hea, şeş toman” “Yook, şeş çok, caar toman” “penc toman” “e iyi tamam” Yani n’oldu, tavladan bildiğimiz rakamları kullandık, her rakam telaffuzunda eller kullanılıyor tabii ki herhangi yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için, önce biz Sadi’ye gideceğiz deyince 6 toman dedi, biz yok olmaz 4 olsun dedik, sonunda 5’e “fit” olduk, başbakanımız da saati için 10000 dolara fit olmuştu hatırlarsanız geçen yaz, ah nerde o eski seviyeli seçim öncesi tartışmalar şimdilerde, o Azeri şoförün repliğindeki “hea” da bir ünlem, hatta sanırım bir Azeri ünlemi, çokça çıkarıyorlar bu veya türevi bir sesi konuşurken, insanın halet-i ruhiyesine göre de komik veya rahatsız edici olabiliyor, böyle gırtlaktan gelen bir ses, enteresan.

Neyse bindik arabaya, bir Paykan’la ilk karşılaşışımız, bizdeki Tofaş-Fiat işbirliği gibi bir durum, Peugeot ile İranlı şirket Iran Khodro’nun ortaklığıyla üretilen, İran’da muhtemelen her iki arabadan biri. Havaalanından Tahran’ın içine gelene kadar zaten bayağı bir süre geçti, bu esnada Azadi Meydanı’ndan geçtik, yani Özgürlük Meydanı. Aşağıdaki resimdeki de, ki bayağı bilinen bir yapıdır, Ahmedinejad en son Cumhuriyet Bayramı’nda burada konuşma yapmıştı, Özgürlük Kulesi, meydanın ortasında. Tabii ki İslam Devrimi’nden sonra adı değişmiş, önceleri Shahyad Kulesi’ymiş ismi, biraz zorlayın anlayacaksınız, Şahyâd, yâd etmek, “Şahların Anısına” gibi bir şey. Meşhur olmasının dışında da pek bir özelliği yok, yeni bir yapı, 1971’de inşa edilmiş, şimdi wikipedia’dan baktım tabii tam tarihine, siz de bakın.

Azadi Meydanı

Şoför hem matrak, hem de iyi bir adamdı, bize İran paralarını tanıttı teker teker, onların alfabesindeki rakamları gösterdi az çok. Sonra biz adama bir şekilde daha henüz otelimiz olmadığını, arayıp bulacağımızı söyleyince, hemen “ben sizi götürürüm yahşi otele” dedi, adamın iyiliğine ne kadar güvensem de, biraz tırsmıştım yani “nereye götürecek şimdi kim bilir?” diye. Yolda da ha bire komiklikler yaptı adam, bir kere kırmızıda durduk, artık şehrin içindeyiz yani, önümüzden güzelce makyajı falan yerinde, pembe eşarplı olduğunu da unutmam, bir kadın geçti, bizim şoför de içini geçirerek “ohh aybalam” ya da buna benzer bir şey söyleyince biz dumur olmuştuk D. ile, çünkü İran’da ciddi bir taassupla karşılaşacağımızı düşünürken, daha ilk iletişim kurduğumuz insanlardan birinin bu tavrı şaşırtıcıydı. Sonra Dorsa Hotel’in önüne park etmek için yanaşırken, yolun kenarında arabaya sırtı dönük bir kadın için de “şunun götüne çarpmayak” gibi bir laf etmişti, buna da çok gülmüştük, “göt” belki Azerice argo olmayabilir aslında, “arka” falan demek de olabilir, tabii böyle bir gerçek varsa bile bu, olayın mizahi katsayısını düşürmez.

Dorsa Hotel’e geldik, baktık, güzel yani bir problem yok, fiyatı da bizim taksicinin tanıdıklığı vasıtasıyla biraz daha düşürdük, oda fiyatı sanırım gecelik 80 dolar iken, bize 65 dolar demişlerdi, kişi başı bunun yarısı yani, 4 yıldızlı otel. Tamam dedik tutuyoruz, aldık taksiden bavulları falan, hesabımızı gördük fırlama taksiciyle, geldik imzalayacağız falan bir şeyler otele girişimize dair, gayet güzel dolduruyoruz ne gerekiyorsa falan, resepsiyonda kürsü mü diyeyim işte ne haltsa, onun üstünde, kalın bir cam var, kürsü ile cam arasında da bir dosya kağıdı, üstünde “sayın konuklarımız, pasaportlarınızı resepsiyona bırakmak sizin için en güvenlisidir.” benzeri bir şey yazıyor, “allah allah” dedik, sonra da pasaportlarımızı istediler, “nedir” dedik, resepsiyondaki adamla İngilizce konuşuyoruz bu arada, neyse adam dedi ki, “pasaportunuzu bize verin, biz burada tutacağız siz çıkış yapana kadar”, hiç böyle bir uygulama görmediğimiz için daha önce, şaşırdık tabii, biraz da kıllandık aslında, ama sonra “öyle olsun madem yapacak bir şey yok” dedik, bu noktada endişelenmek aslında normal ilk kez bu durumla karşılaşan insanlar için ancak, sonrasında çeşitli mecralarda durumu teyit ettik, önce başka bir otele girip baktık, aynı kağıt bunların resepsiyonunda da var, sonra D. konsolosluğu aradı sordu, onlar da Türkiye’den diplomatik heyet geldiği zaman bile pasaportları bırakıyor, diye cevap vermişler, e artık yapacak daha fazla bir şey de yok hani.

Aldık anahtarı, çıktık odaya, halen aramızda bir espri konusu olabilen asansördeki müzik “dırı dırı dıt şık şık şık”, odaya girdik, ha öncesinde komiye bahşiş verme sorunsalı var. Kolay değil tabii yeni bir para birimine alışmak, ben de bavulları taşıyan adama bahşiş vereyim dedim, ama şöyle söyleyeyim, verdiğim bahşiş 10 cent gibi bir şeymiş meğerse (1000 riyal), adam da bunun üstüne güldü, sonra da resmen “yok canım o sende kalsın ya eyvallah” dedi, ufal çapta bir rezillikti bu da aslında. Sonrasında oda; gayet geniş, manzarası şu aşağıdaki gibi (kendi fotoğraflarımdan birini ekleyebilirsem), şehir merkezindeki otellerin farklı bir manzarası olma ihtimali de yok zaten, hatta bunun önü açık bile sayılabilir, televizyon, mini buzdolabı, banyo, banyoda küvet yoktu ama taharet musluğunda müthiş bir konfor vardı: sıcak su imkanı. Ayrıca kıbleyi gösteren bir ok var odanın tavanında. Bu arada Dorsa Hotel’den aklına manken Nilay Dorsa gelenlerdenseniz, demin rastlayıp şaşırdığım bu habere bakabilirsiniz.

Otele yerleştikten sonra çıkıp şehirde biraz dolaştık. Sonrasında da saat 21:30 civarında odaya dönüp ertesi günün programını yapıp yattık, tabii yol yorgunluğu. Şehir nasıl derseniz, Tahran çirkin, tarihi bir dokusunun olmadığı caddelerinde yürürken rahatlıkla hissediliyor. Binalar sevimsiz, trafik zaten başlı başına bir konu. Kısaca bahsedecek olursam, Tahran’da trafik sürekli bir kaotik devinim üzerine kurulu, yani ne taşıtlar ne de yayalar durmaları gereken yerlerde duruyorlar. Bizim de alışana kadar bir otobüsün altında kalma tehlikesi atlatışımız vardır. Şu net olarak söylenebilir sanırım, İran’a gidip şeriat suçundan hüküm giyip asılarak ölme ihtimali, Tahran’da trafikte ölme ihtimalinden çok çok daha küçük olmalı. Tabii “rush hour”da bu devinim yerini böyle görüntülere bırakıyor:

Tahran'da trafik

Çok fazla araba var, benzin çok ucuz, benzinin ucuzluğu doğal olarak ulaşım araçlarının fiyatlarına da yansıyor. Örneğin taksi için, burada 40 liralık bir mesafenin muadili olabilecek bir mesafeye şoför 5 toman istiyor, siz 3 veririm diyorsunuz, 4’e anlaşıyorsunuz. Yeri gelmişken bu “toman” meselesini de açıklayalım, şimdi şöyle oluyor, 10000 riyal demiştim ilk yazıda para bozdurma bölümünde, yeşil bir banknot, arkasında bir dağ resmi, Demavend Dağı, tabii bütün paraların üstünde Humeyni’nin resmi, halk arasındaysa riyal kullanılmıyor, “toman” kullanılıyor ve 10000 riyal, 1000 toman ediyor. Fakat, bizde milyonlar varken nasıl 2 milyon demiyorduk da sadece “2” diyorduk ya, onlar da 1000 toman demiyorlar da, sadece “1” diyorlar. Peki 1 toman ne kadar, yaklaşık 1 dolar olarak hesap yapması çok rahat oluyor, tam hesap istiyorsanız da 15 Mart 2008 verilerine göre 1 dolar 8971 İran Riyali ediyormuş. (bkz: İran Merkez Bankası)

Bir çift söz de Tahran’ın havası üzerine edelim. Mesela, otel odasının camlarının açılma özelliği yok, içeriyi havalandırmak istedik diyelim ki, camı açmak yanlış, çünkü neden, Fick’in difüzyon kuralı, bu dönemki kütle transferi dersi öğrencilik hayatımın en kötü dersi ve dersin hocası en basiretsiz hocası olsa da şunu biliyoruz; madde, konsantrasyonu fazla olan yerden az olan yere doğru hareket eder. Yani camı açtığımız zaman içerisi toz, kir, pislik dolacağı için bu yanlış bir hareket olur. Diyelim gün boyu dışardaydık, odaya geldik, burnumu sildiğimde çıkan siyah partiküllerin ayrıntısına daha fazla girmek istemiyorum. Anlatılır birşey değil, otelden dışarı adımımızı attığımız gibi net bir şekilde hissediyorduk bu havanın ağırlığını, D. de dışardayken baş ağrısndan şikayet etti kimi zaman, ben de “islamik koku”dan tabii, ama buna sonra değinelim. Zaten Tahran’ın hava kirliliğinin inanılmaz boyutlara ulaşması dünya kamu oyunda da tartışılan konulardan biri. Şehrin zenginleri, kuzeydeki daha yüksek bölgelerde oturuyor hava kirliliğinin etkisinden biraz olsun sakınabilmek için, ertesi gün karşılaşacağımız başka bir Azeri şoförün o bölgeden geçerken diyeceği gibi: “Munların hemisi pullu adam”, yani “Bunların hepsi paralı adam”. Bu fotoğraftaki bulut değil, tabii Elbruz Dağları var ufukta, o koyuluk kirlilikten ileri gelmiyor, fotoğrafın daha üst bölümündekiyse bulut değil, hava kirliliği:

Tahran'da hava kirliliği

Dizinin ilk bölümünün başında söylediklerimin bütün yazılar için geçerli olacağı bu yazıda da kendini hissettirdi sanırım, unuttuğum kayda değer birşey olursa onu “edit”le bu yazıya eklemektense önümüzdeki yazılara bir şekilde entegre etmeyi tercih ederim, kronoloji mühim tabii ama, asıl amaç genel bir fikir oluşturmak okuyucunun kafasında. Tahran’daki ilk sabahtan devam etmek üzere, sağlıcakla kalın..

Share This Post

Yazar:

mamumiskun Didamangisa´da 16 yazıya sahip .


4 Bu yazı için yapılan yorumlar.

  1. mamumiskun:

    trafikle ilgili: http://www.ntvmsnbc.com/news/439392.asp

  2. meftare:

    Bağıntılı Veri Tabanları dersinde iyi geldi bu yazı. Yorum yok ama bir iki alıntı yapacağım.

    …Bu yönelme esnasında sol tarafta (yanılmıyorsam tuvaletlerin yanında) “kadın giyinme yeri” ya da buna benzer isimli bir yer gördüğümü (farsçayla beraber ingilizcesi de yazıyordu, “women dress room”?), ne olduğunu anlamaya çalışarak oraya doğru bakarken, birden bunun bir suç olması ve o anda yakalanabilme ihtimallerini düşünerek kafamı çevirdiğimi hatırlarım. (hayır niye bakıyosun ki zaten oraya)…

    …Orda oturan kadın ne kadar para istedi hiç hatırlamıyorum açıkçası, en fazla 1-2 toman istemiştir. (“toman ne ya? hani riyaldi?!” diyenler, para birimi karışıklığı yazar tarafından bilinçli yapılmıştır.)…

    …can havliyle (havil: korku) kapattık siteyi…

    …göbeğini kaşıyan adam ne anlar ki, artık bu davayla AKP de tasfiye olur, iyice güçten düşer, tıpkı öncekiler gibi, bak ya adam seyahat yazısı yazıyor ama arada güncel göndermeler de yapıyor…

    :)

  3. son goku:

    anlatımın gerçekçiliği karşısında, yarın sabah, “rüyamda D. ile tahran’daydım galiba”, diye hatırlanabilecek bir yazı. Hemen her eleştirinin, karşıt görüşüne de yer verilmesi: Empatik, objektif ve çaba ürünü bir turistik gözlem yazısı..

    Komik, eğlenceli bir yazı
    (bkz:http://www.didamangisa.com/2008/03/16/iran-yolcusu-kalmasin-2/ :D )

  4. mamumiskun:

    bu da böyle bi haber: http://www.ntvmsnbc.com/news/444036.asp

Yorumunuzu Yazınız.