Bugün Radikal Gazetesi’nde AK Parti kurmaylarının partinin kapatılmaması için çözüm bulma girişimlerinden birinin de “Anayasa Mahkemesi üye sayısını meclisin seçeceği 6 üye ile 11′den 17′ye yükseltme” fikri olduğu yazıyordu. Garip bir demokrasi anlayışı.
AKP kapatılsın istemeyiz çünkü bunlar basit hesaplar artık. Çözüm getirmediği de açık fakat iddianameyi okuyanlar görmüştür; Laiklik ilkesini zedeleyici vukuatlar sağlam bir dille irdelenmiş. Özellikle Türkiye gibi, anayasasında laiklik’e 22 referans verilen bir ülkede bu nedenlerden dolayı parti kapatmanın meşru bir zemini var. Partinin kapatılmaması için “halkın %47 oyunu aldı, çoğunluğun sesi” lafazanlığına girmek doğru değil çünkü Türkiye bir hukuk devleti. Yüzde 1 de olsa yüzde 90 da olsa, Anayasa’ya uygun hareket etmeyen bir parti yine anayasanın koyduğu şartlar doğrultusunda kapatılabilir ya da cezalandırılabilir. Bunların da öncesinde hakkında dava açılabilir. Bu yüzden Yargıtay Başsavcısına yöneltilen hakaretlere de anlam veremiyorum. Herkes fikrini belirtmekte özgür. Hatta Taraf gazetesi de başsavcıyı dava etmiş. Millet takılıyor valla…
Hatırlayacaksınız 22 Temmuz’da halk, AKP’yi TSK’nın tartaklamasından korumuştu. 23 Temmuz’da ise AKP daha anlaşmacı olacak sandı bir çoğumuz çünkü daha ilk dakikalarda bile “Toplumsal Mutabakat”‘tan bahsediliyordu. Herkes neredeyse emin gibiydi Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına getirilmeyeceğinden. Akabinde Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu. Bir çok insanı da şaşırttı bu durum. O zamanlar birçok köşe yazarının ağzına pelesenk olan bir söz(düşünce) vardı: Erdoğan, Gül’ün olmasını istemiyordu ama kıramamış onu. Cumhurbaşkanı olmak Didamangisa’ya Editör olmak değil sonuçta.
Sonrasında Yök rezaleti (öncesinde TCMB saçmalığı). Hz. Muhammed(S.A.V)’in “İşi ehline ver” der diye bir sözü(Hadis) vardır. Prof. Özcan ise ne bir yöneticilik vasfına sahip ne de bir tecrübeye. Üstüne bir de “sıkıyorsa yapmasın” sözlerini de sindirebilen bir kişilik. Yok muydu daha ehli diye düşünmeden edilmiyor. Bir de tabii bu kadar fevk makamlarda durum böyleyken, alt makamlarda işler nasıl yürüyor… Karısını kapatıp iş alan müteahhitlerden başhekim olup hastanelerin bütün anlaşmalarını fesh eden kendi cemaatinden olanlarla anlaşma yapana kadar. Bunlar yaşanıyor… Bu arada Taşyapı neydi, şu an nerde… Yüzde kaçı Erdoğan’ın abisinin… Bunlar küçük şeyler ama birleşince yeterince rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor, yüzlerce de örnekle uzatılabilir. Özelleştirmelere girmiyorum bile.
Ne olur bu AKP’nin hali?
AKP zeki bir parti, ne eder eder, yine süreci lehine işletir. Özellikle bizim bu özgürlük neferlerimiz, liberallerimiz oldukça, AKP çok daha ilerilere gider. Tam da çekiyorlardı desteklerini fakat bu son mağduriyetten sonra bir süre daha beraberler. Yine bir 301 faslı başlar. İsmet Berkan da bu kapatmayı 301′e bağlamış bugunki yazısında. Bunun yanında ekonomik kriz kapıdaydı, artık kriz olursa AKP suçu başsavcıya atar krizden de yırtar gibime geliyor. Bu başsavcı AKP’li olmasın…
Kapanırsa, diğer partiler?
Abdüllatif Şener diyorlar?
Abdüllatif Şener çok farklı bir kişilik, Refah- Fazilet- Saadet ve Akp’de de olmasına rağmen kendine özgü duruşu ile diğer tüm milli görüşçülerden farklıdır. Gelirse ona da hatırı sayılır bir yer açılır gibime geliyor.

Mart 23rd, 2008 at 17:41
ERHAN GÖKSEL’İN TV-8′DEKİ PROGRAMINI
AKP’Lİ EGEMEN BAĞIŞ SANSÜRLEDİ…
Prof. Dr. Veysel Batmaz
23 Mart 2008 Pazar günü saat 13:30′da, TV-8′de “Sağduyu” programında yayınlanacağı TV-8 tarafından sürekli duyurulan VERSO Başkanı Dr. Erhan Göksel’in, “AKP’ye Kapatma Davası ve Sonuçları” konulu söyleşisi, aldığım bazı duyumlara göre, AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış tarafından sansürlenmiştir.
Bağış, bizzat dün (Cumartesi günü) programı kanalda izledikten sonra, bugün öğlen saatlerine doğru Amerika’ya uçmadan önce, Erhan Göksel’in söyleşinin yayınlanmasını engellemiş bulunduğu ileri sürülmektedir.
İzlediğim kadarıyla, Pazar sabahı aralıksız alt yazı ile duyurulan program yerine birdenbire bir yabancı film yayına sokulmuş ve programın yayından kalkması için hiç bir gerekçe duyurulmamıştır. Bu da göstermektedir ki, sorun bir teknik arıza veya kanaldan kaynaklanan bir sansür değildir.
Ne gariptir ki aynı sabah, Kanal 7′de, AKP Milletvekili Haluk Özdalga’nın söyleşisinde de, aynı durum yaşandı. Haluk Özdalga ile yapılan röportaj, ani olarak, aldığım bilgilere göre, Başbakanlık Basın Müşaviri Akif Beki tarafından sansürlenerek, yayından kesildi. İzlediğim kadarıyla, Özdalga, Ergenekon Davası’nındaki son gözaltıları savunarak, AKP’yi zor duruma sokan sözler ederken, bu sansürü yedi.
AKP, artık, hem kendi üyelerini, hem de eleştiricilerin ifade özgürlüklerini sansürleyerek, 12 Eylül asker cuntasını arkasına almış olan Turgut Özal’ın bile cesaret edemediği tarzda, Menderesvari bir yönetim biçimine girmiş bulunuyor. AKP, 1965 yılında % 52 ile iktidar olmuş Süleyman Demirel’in ve 12 Eylül asker cuntasının Başbakan Yardımcısı ve 1983′de % 48 ile iktidar olmuş Turgut Özal’ın bile arkasına alamadığı bu gücü nereden alıyor? “Millî irade”den mi?
Güvenilir kaynağım, Erhan Göksel’in sansürlenmesini bana şöyle anlattı:
“Program Perşembe günü TV-8′in Ankara stüdyolarında çekildi ve anında linkle İstanbul TV-8 merkezinde bant kaydı yapıldı. Burada kayıt çok pürüssüz ve net olarak alındı, montaj için stüdyoya sokuldu ve yayına hazırlandı. Egemen Bağış’a bu bant kaydı izlettirildi. Bağış, daha sonra, kanal yetkililerine, yayının son dakikaya kadar ne yapılacağı belirsiz bir halde bırakılmasını söyleyerek, ‘teknik sorun nedeniyle’ programın yayının, program saatinde durdurulması emrini verdi.”
Egemen Bağış bu sansürü kendisi yapamaz. Bu emri ona kim verdi ya da verditti? Kamusal iletişim araçlarının özelleştirilmesini ve ifade özgürlüğünü savunan bir iktidar partisinin, eleştirilere tahammülsüzlüğü artık had safhaya çıkmıştır. Kamusal iletiYeni anayasa hazırlanması süreci içinde, “liberal özgürlük anayasası olacak bu anayasa” temasını liberal profesörleri maşa gibi kullanarak toplumun bilgisiz çoğunluğuna yaymaya çalışan bir anlayışın geldiği son nokta, kendine yönelik eleştirileri sansürlemektir.
Bilindiği gibi bundan bir iki hafta önce, Zaman gazetesi Alev Alatlı’nın yazısını sansürlemişti. Yine aynı gazete, Nedim Gürsel’in romanının ilanlarını yayınlamayı ret etti. Yine, Yalçın Küçük’ün SKYTÜRK-TV kanalında yoğun ilgi gören muhalif programı da, yayından en yüksek rating yaptığı bir dönemde, nedensiz bir biçimde kaldırılmıştı.
2007′deki AKP’nin seçim zaferi sonrasında, iktidar giderek, 1957 seçimlerinden sonraki Menderes hükümetine benzemektedir.
AKP’yi özgürlükçü zanneden liberal aydınların, kafalarını duvara toslamadan, bu vahameti görmeleri gerekiyor.
Herkesin bilmesi gerekir ki, gerçeklerin ortaya çıkmasının sansür yöntemiyle önleneceğini sanmak, bir gaflettir. Bu gaflete de, en çok, Türkiye’de iktidar sarhoşluğu yaşayanlar düşüyor.
Mayıs 17th, 2008 at 14:43
AKP’nin kapatılma davasından sonra Büyükanıt ve Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki görüşmesi için yapılan spekülasyonlar bitmiyor.
GÖZLER BÜYÜKANIT VE ERDOĞAN’DA