Geçen günlerden birisinde tarih dersinden çıkmış başka bir derse koştururken bir arkadaşım “bu adam için 2’nci Cumhuriyetçi demişlerdi, ben pek de öyle bulamadım,” dedi. Oysaki bahsi geçen tarih hocası son derece objektif bir şekilde faşizmden girip tek partili dönemden çıkmıştı, gayet Erik-Jan Zürcher-vari bir anlatımla. Şimdi nereden çıkardı bu kısa ders süresinde bu adamın 2’nci Cumhuriyetçi olmadığını, tabi ben bir anlam veremedim. Velev ki ne düşündü etti çıkardı, bu diğer arkadaşlar adamın 2’nci Cumhuriyetçi olduğunu da nereden çıkardılar? Kendisi bizzat sokmuş mudur şahsını 2’nci Cumhuriyetçiler grubuna, yo, hayır, böyle bir durum söz konusu değil. Peki, sorsan bu adama siz 2’nci Cumhuriyetçilerden misiniz diye; bizim hoca muhtemelen pek bir ılımlı, erdemli ve saygılı bir insan olduğundan mütevellit sadece gülümseyecektir fakat bu arkadaştan alacağınız cevap nedir biliyor musunuz? ‘2’nci Cumhuriyetçiler 2’nci Cumhuriyetçi olduklarını kabul etmezler.’ Postmodernistler de postmodernist olduklarını kabul etmezlerdi zaten! Yahu adam ya da kadın yani insan çığrınıyor işte ‘ben herhangi bir sınıfın, grubun, kategorinin mensubu edilmek istemiyorum,’ diye. Ve fakat bu serzenişiyle o gruptaki yeri daha bir pekiştiriliyor. Galiba bu tutum biz (biz kimiz? Yahu genelleme yapmayı da hiç sevmem ama küçük bir coğrafyadan söz edelim, zaten bilimsel bir yazı değil, bir ‘benimşahsifikrim’ yazısı –tarih dersinde de bir benimşahsifikrimhatun var ki fikirleri bazı çevreler tarafından ‘ya sen buna benim fikrim diye giremezsin işte!’ gibi tepkiler almıştır) eğitim sistemi mağduru olan insanlara eğitim-öğretim hayatımıza başladığımız andan itibaren belletiliyor. Her şeyi başlıklar, alt başlıklar ve içine sığdırdığımız alt alta sıralanmış cümleler yığını halinde öğrendiğimiz için hayatlarımızda hep başlık atma ve devam etme ihtiyacı hissediyoruz. Bireysel örgütlenme, düşünme, düşünce sistemi oluşturma (hepsi bireysel parantezinin içinde) el tersiyle şu köşedeki gübürlerin* arasına itiliyor ve aşina olduğumuz kalıplar uygun gelen bedenlere iliştiriliyor. Doğduğumuz yer, doğum yılımız, okuduğumuz okul, soyadımız dahi içine kakıştırılmış bulunduğumuz kategorilerin hayli yüksek önyargı oluşturma potansiyeline sahip sınırları. Ayşe Böhürler bir tartışmalarında Alev Alatlı’ya ‘Alev Alatlı da mı onlardan oldu?’ benzeri bir söz sarf etmişti, ya da başkalarının sözcülüğünü yapıyordu. A.A. da karşılığında kimsenin sözcüsü ya da bir inancın apolojetiği olmadığını belirtmişti. Velhasıl-ı kelam; gündem, olaylar, medya, yaşam, vs. birilerini bir takım önceden belirlenmiş sınıflara sokma eğiliminde varisler türetiyor. Oturduğumuz mahalle kimliğimizi ifşa ediyor. Kimliğini kendi oluşturanlardan olmak istiyorum, hepinizin öyle olmasını istiyorum. Şimdi bu yaptığımla (yaptığım şey ‘-lardan’ ek topluluğunu bir kategori daha yaratmak suretiyle kullanmak) kendimde bir çelişki yaratmış oluyor muyum?
Bu yazıyı okurken, klavyesinin aşağıdoğruok tuşunu kullanarak yazının aşağılarına doğru ilerlerken, göz ucuyla lost inmiş mi acaba diye bakarken, yazıda geçen bir arkadaşı veyahut da bugün ayaküstü muhabbet etme durumunda kalmış olduğu herhangi bir arkadaşı, haklarında edindikleri minimum bilgiyle dahi, farkında olmadan (omurilikten gelen bir güdü üzerine), ‘-lardan/-lerden’ ek topluluklarını kullanarak nitelemek arzusunda olanlar için Bülent Ortaçgil’den geliyor, ‘Beni kategorize etme dım tıs’.
* Çoğunlukla İç Anadolu bölgesinde kullanılan bir kelime. TDK’ da anlamı “çöp, süprüntü” olarak verilmiş fakat ben bunla tatmin olmadım. Anlamını “gübre” kabul edersek Gagavuzca kökenli bir kelime fakat gelin görün ki anlamı bu da değil. Sanırım en tatmin edici anlam İngilizce’den gelecek “scraps”. Evet, bu oldu.

Mart 23rd, 2008 at 13:15
Kesinlikle katılmakla beraber “1 ya da 0″, “siyah ya da beyaz” determinist yaklaşımın basitliğinden kurtulamamızın nedenini cehalete bağlıyorum. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma merakı. Olaylar ve kişiler üzerine söz söyleme kabiliyetini gösterme tantanası. Mesela yazıda Alev Alatlı geçiyordu. Onun üzerine birkaç söz söyleyim. Alev Alatlı, yakın bir tarihe kadar Zaman Gazetesi yazarıydı. Muhafazakar bir insan fakat cemaatten değil. Tam bir “doğrucu”. Doğru gördüğü ne varsa söylemekten kaçınmayan harika bir kişilik. O yüzden şimdiye kadar hiçbir gazetede barınamadı(barındırılmadı). Hiçbir zaman hiçbir sıfatı üstüne giymedi ve giymek istemediğini de her çıktığı programda dile getirdi. Bana göre de çok doğru bir davranış çünkü insanın kendini kategorize etmesi sınırlaması anlamına geliyor. Bu da gelişim ve uzlaşı ortamının önünde bir engel olarak duruyor.
Çok farklı bir şey ama aklıma Siyonistlerin 20. yüzyıldaki deklarasyonu geldi. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi: “Bırakın onlar, laik, sosyalist, cumhuriyetçi, dinci olsun. Siz bu sıfatları edinmeyin. Dinci gazetesi de çıkarın, sosyalist gazetesi de çıkarın. Sizin işiniz bu görüşlerden para kazanmak olsun”. Ben böyle düşünmüyorum tabii de bu cumhuriyetçilerin de dincilerin de fikirlerini yakından ama bir o kadar da uzaktan izlemek hoşuma gidiyor.
Sonuç olarak böyle olaylarla karşılaşınca Saçaklı(Fuzzy) felsefeyi önermek lazım.
Bu arada doğum günü tebriği için teşekkür ederim:).
Mart 24th, 2008 at 21:10
“bu adam için 2’nci Cumhuriyetçi demişlerdi, ben pek de öyle bulamadım”
o bir arkadaş benim…
…
Mart 24th, 2008 at 22:41
Troçkistler de Troçkist olduklarını kabul etmezler değil mi mavi? Senin deyiminle: “…” :)
Meftare’ye,
Türkiye Sünni-Hanefi Müslüman bir ülke(mi)dir. (bkz. Diyanet İşleri Başkanlığı-saçaklandırılmamış merci)
Saçaklı(ve bulanık)felsefeden önce bir ünite ‘birey’ tavsiye etmeli azizim. Ümmet kulaklarımıza ve ‘imgelemimize’ (bu da mamumiskun’a) çok doldu.
Rica ederim. Mamumiskunun hediyesine ortaktım bi de. bu unutulmuş sanırım:).
Mart 24th, 2008 at 22:50
80 sonrası başdöndürücü devinimler yaşıyoruz…
kendimizi ifade eksikliğimiz had safhada, ebeveynlerimizin yaptığı kutuplaşmak hatasını biz kendimizi çorba salınımlarıyla telafi etme telaşlarındayız.
sonuç: kimliksiz, bireysel düşünce gücünden soyutlanmış, bir cemaat liderinin peşinde el-pençe kullar…
Mart 25th, 2008 at 21:55
“(…) Zihnimde birbirinin ardına, birtakım kapılar açılıp kapanıyor, kimisinin açılmasıyla bir ışık vuruyor tanımadığım bir yapıda -eski bir kervansaray mı?- dolaşan imgesel varlığıma doğru. Kimisinin açılmasıyla da loş bir ışık. Her zaman buldum bu imgeyi zihnimde: “İki kapılı bir handa…” ve durmadan açılıp kapanan kapılardan -rüzgarın çarptığı kapılar gibi- dökülen imgeleri seyrediyorum. (…)”
İmgelemden hareketle, Demir Özlü’nün “Stockholm Öyküleri” isimli kitabından, “O Kadın” isimli hikayenin bir bölümü..