Çiçek adları insanın gönlünü açar. Leylak, ortanca, şakayık, gündüzsefası, karanfil, gül, gülhatmi, filbahar, kamelya, kasımpatı, papatya, gelincik, açelya, lale, zambak, yıldızçiçeği diye saymaya başladın mı, içinde ruhsal bir dönüşüm başlar. İster daracık bir hücrede bulun, ister dumanlı bir koğuşta, ister karanlık bir gecede, ister yapışkan sislerin ortasında, düşlem gücü devinime geçer; gündüz sefası gelir gözünün önüne, kasımpatı açılıverir; menekşe kokusu duyarsın, gelincik kırmızısı kamaştırır gözünü, yıldızçiçeği serpiliverir çevrene…
İçinden yinelediğin sözcükleş somutlaşır; daha önce yaşamını kapsayan çiçekler, renkleriyle, kokularıyla, yapraklarıyla belirginleşirler.
Hayatın ürünlerin düşlemler.
Gelincikleri okuldan kaçtığın ilkyaz günü kırlarda algılayıp unutmamışsın; hasta dostuna gül götürmişsin; yitik sokaklarda dolaşırken unutulmuş bir bahçede yıldızçiçekleri gözüne çarpmış; sevdiğine kırmızı karanfil almışsın bir çiçeklikten.
Felicitanın hiçbir anısı yoktu.
Soyut bir sözcüğün çağrışımları da felicitayı sevmeye yetmiyordu. Latince kökenli felicita; uzun, dingin, sürekli, durağan mutluluğu sorguluyordu.
Bir dost, yabancı bir ülkeden yollamıştı; beş santim çapında, on santim boyunda mumulu bir kütüktü felicita; söylencelerini birlikte getirmişti; Latin Amerikası’nda yetişen bu bitki dünyanın her yerinde açarmış; yeter ki kendisine iyi bakılsın, horlanmasın, küçük görülmesin, azımsanmasın, sevildiğini anlasın, duygusunu algılasın
Gözü tokmuş felicitanın…
Küçücük bir kap içinde bir parmak su felicitaya yeter de artarmış.
…
Değirmi bir sigara tablasının ortasına yerleştirildi felicita, masanın üstüne kondu.
Yanından geçtikçe gözüm takılıyor; mumdan kütük insana soğuk bir ürperti veriyordu. Sarmaşığı tanırdım, mine çiçeklerini sağda solda görürdüm; daha önceleri felicita ile birlikte hiç yaşamamıştım. Masanın üstüne duran mumulu kütük parçası, yapmacık zenginliklerin salonlarında yıvışık partiler verirken yakılan biçimsiz orantılarda mumlara benziyordu.
Gümler, haftalar, aylar geçiyordu.
Felicitada bir kımıltı yok.
Dışarda fırtınalar kopuyor, karlar yağıyor, sisler basıyor, dolu ve yağmur biririni kovalıyordu; felicita suskun, cansız, soğuk, ölüydü.
…
Bahar geldi
Adını bilmediğim ağaçların tanımsız çiçeklerine baktıkça felicitayı düşünüyordum. Yemyeşil oldu toprak; doğanın gücü her yandan fışkırıyordu. Soğuk renkler, yerlerini sıcak renklere bıraktı, yeşilin, kırmızının, sarının her türüü sarmaş dolaş olmuş, çevreyi boyamıştı.
Felicita, soğumuş ölü yüzünü andıran mumulu kütüğüyle masanın üstünde susuyordu.
…
Sonra akıl almaz bir şey oldu
Bir sabah felicitanın durgun yüzünde bir kımıltıyı duyar gibi oldum.
Ve ertesi sabah hapishanenin demir parmaklıklı penceresinden güneşe uzanan bir el gibi, küçücük bir yeşil yaprağın ucu soğuk mumu yarıp gün ışına çıktı.
Felicita kendine geliyor, uyanıyordu. Dünyanın uzak yerlerinden yaşınan söylence gerçek miydi? Felicita bilinçleniyor muydu? Bir yaprak, bir yapraktı; ama doğanın bedenindeki gizli ve gizemli sonsuz gücü vurguluyordu.
…
Artık felicita kendine geliyor, bilinçleniyor, uyanıyor, küçücük yaprakları doğanın önüne geçilemez gücünü bana yansıtan bildiriler gibi yeşilleniyor.
Mutluyum; felicita mutluluk demek değil mi? Bildiğim çiçek adlarının yanına felicitayı da yazdım.
İlhan Selçuk
“Düşünüyorum Öyleyse Vurun”

Mart 29th, 2008 at 02:18
Felicita ile Felicitation’u hiç beraber düşünmemiştim.