
7-8 yaşlarındaydım, uzun zamandır yanımda dolaştırdığım, evimde beslediğim bir kedim vardı, hayatımdaki her önemli anda tüylerini okşayıp, beslemekten vazgeçemediğim. O kediyi babam eve getirene kadar, paylaşmak, sahiplenmek ya da hayvan sevgisi hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Herşey o, evdeyken oldu. Çok sevimliydi, bembeyaz tüyleri yemyeşil gözleri vardı, küçücüktü, gözlerini kocaman açar okşanmak için yalvarırcasına yüzüme bakardı. Derin öğle uykularındaki mırıltıları evimizin fon müziği olmuştu. Ama varoluşu nedeniyle nankördü kendisi, huyu kurusun. Çok güzel bir dostluğumuz vardı, ben eve geldiğimde koşarak beni karşılar ben bu sevgi yumağının alışık olmadığım şirinlikleri karşısında şaşırır, tepkisizce yemek kabına yemek koyardım.
Zaman geçti, annem kediyi evde istemedi, ben de sıkılmıştım artık evde ilgi görmesi gereken ikinci bir bireyden. Sokağa bıraktım bu kediyi. Ama gel gör ki varlığına o kadar alışmışım, eve geldiğimde bana mırlayan kimsenin olmaması içimi burdu uzun süre. Bir gün, sokakta onu aradım, baktım yeni bir sahip bulmuş kendine, kapısının önünde besliyor onu, lanet olası yeni sahip. O da alışmış oraya kurulmuş onların paspasın önüne yatıyordu. Yanına yanaştım, biraz sevdim bizim eve geri getirdim onu, daha sonra koskocaman bir et parçasını önüne bırakmak için eğilmiştim ki tam, neden anlamadım, korktu bir anda benden ve yüzüme kocaman bir tırmık attı. O kadar derin tırmaladı ki izi hala yüzümde duruyor ve büyük ihtimalle de hep kalacak sol yanağımdaki bu uzun çizgi.
Tırmalandıktan sonra ilk düşündüğüm şey, neden benden korktuğundan ziyade, ona hala değer veren eski sahibine nasıl zarar vermek isteyebildiğiydi, çocukluğun getirdiği bencillikle. Sonra sonra, benim ne yapmış olabileceğimi ,neden benden korkmuş olabileceğini düşündüm. Eti istemedi, “…demek ki daha iyisini veriyorlar orda herhalde.” dedim. Pençeleri hala dışardaydı. Bunun üzerine, ben de, cezalandırdım onu, o anki acımla ve bu durumu yedirememezliğin verdiği çöküşle, bağırdım önce kediye, sonra evden attım onu, bıraktım eski geldiği yer olan sokaklara, kendi başının çaresine baksın artık diye. Sonra hiç bizim eve gelmedi bir daha, ne yemek istemek için, ne yerini yadırgadığı için… Ama, bizim sokaktan da ayrılmadı hiç, ne zaman camdan bakıp kontrol etmek için başımı çıkarsam görüyordum nerde ve nasıl olduğunu, neler yaptığını. Aç kalabileceğini düşündüğüm günler onun uğradığını bildiğim başka bir apartmanın önüne bir iki parça yemek bırakmak istedim, yapamadım. Her seferinde yüzümdeki yaranın sızısı engel oldu bana.
Bizim eve gelmese de artık o kedi hala yanımdaydı. Tek başına da idare ediyor gibi gözüküyordu, bizim evdeki kadar hareketli ve mutlu gözükmüyordu artık, tüyleri o zamanki kadar parlak, miyavlaması o zamanlardaki gibi neşeli değildi ama kederli ve huzurlu bir havası vardı. Yeni gelmiş bir arabanın ısınmış motorunun üstüne güzelce yerleşiyor, yuvarlak oluyor, uyuyordu. Bazen de etrafı miskin miskin izliyor, bir yandan da tüylerini yalıyordu. Bazı günler hiç mi hiç bakmadım camdan, ölmüş müdür acaba diye bile merak etmediğim oldu. Ama sonra bazen isteyerek bazen istemeden onu izleyerek geçirdiğim birkaç gün de oldu.
Bakkalın önünde misket oynayan çocuklardan, yolda bir kedinin ezildiğini duyunca yüreğim ister istemez hop ediyor, tereddütle sokağa bakıyor aynı yerde miskin miskin oturduğunu görünce, içime su serpiliyor, bir oh çekiyor, ve perdeyi kapıyordum. Yaşıma göre fazla duygusal bir çocuktum herhalde. Günler hep böyle geçiyor, geçiyor, kedinin bir gün eve geleceği, kapıyı tırmalayacağı günü bekliyordum. Birgün kapının önünde bir tıkırtı duydum. Kapıyı araladığımda başka bir kediyle karşılaştım, evin içine sokmadan kapıdan süt verdim ona biraz, biraz da ekmek. Sütü ve ekmeği yedi ve gitti. Ertesi gün tekrar geldi o başka kedi, yine süt ve ekmek verdim yedi ve bu sefer paspasın üstüne kuruldu, ertesi gün hala o paspasın ordaydı. Bu sefer biraz kuru kedi maması da verdim sütün yanında. Daha sonra günlerden bir gün evin içine girmeye çalıştı, bunun üzerine vurdum kafasına tekmeyi yolladım sokağa onu geri. Bir daha hiç gözükmedi bu yeni kedi, bizim sokakta bile.
Artık sokaklarda kedi falan görmek istemiyordum. Kedi nankör hayvan işte üstelik milyonlarca var her yerde yeter artık dedim, ayaklarım geri geri gitmesine rağmen girdim bir hayvan mağazasına, büyük bir köpek aldırdım bahçeye, köpeğim hem sadık olacak hem de kedileri bahçemden uzak tutacaktı. Uzun bir süre bahçeme hiç kedi yaklaşamadı, sonra bir gün giriş kapısının önünde eski(esas) kedimin ölüsüyle karşılaştım, o gün bizim eve geri dönmeye karar vermiş, bahçede köpeğimle karşılaşmış, bir cesaret onu geçmeye çalışmış ve fakat köpek onu görünce boynundan yakalayıp, boğarak öldürmüştü.
“Mezarı olursa yine de var olacak ve bana kendisini hatırlatacaktı.” dedim. Bu yüzden ölüsünü yaktım, küllerini denize attım. Köpeği hiçbir zaman eve sokmadım, ama yaşlanıp ölene kadar hep benimle kaldı, hep sadıktı, hep koruyucuydu, hep unutturucuydu, hep katildi…

Nisan 4th, 2008 at 15:17
Biraz metafor kokuyor sanki, biraz mı:)
Nisan 5th, 2008 at 16:42
Ben kedileri hep severim, çok severim. Kendime benzetirim onları…
Nisan 6th, 2008 at 21:50
begumozgok latifemi affetsin…
başlığı her okuyuşumda Gabriel Garcia Marquez’e gidiyor aklım, yazıya odaklanamıyorum.
Nisan 6th, 2008 at 22:57
zaten kendisinden esinlenilerek yazılmış bir başlıktır. (bkz. yazının içinde de verdiğim link: http://www.tumgazeteler.com/?a=900269)