RSS

Yeni Dünya Düzeni ve Osmanlı Devleti

Sal, May 13, 2008

Köşe Yazısı, Yorum

Tell a Friend

Daha önce Alev Alatlı’nın yazısına yapılan sansürle adını duyduğumuz Metin Boşnak’ın iki bölümlük yazı dizisini koyuyorum. Bana kalırsa ilginç bir yazı olmuş.

I. Soğuk Savaş Taziyesi

11 Eylül 1990’da Başkan Bush Körfez Savaşını “Yeni Dünya Düzeni” olarak nitelediğinde iki hususa zımnen dikkat çekiyordu. Birincisi, Soğuk Savaş dönemi Kapitalist Blokun Varşova Paktı ülkeleri aleyhine galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Ortadoğu’da herşeye rağmen, bir paylaşım dengesine bağlı olan Rusya-Amerika arasındaki denge, tahtırevallinin iki tarafına birden ayaklarını yerleştiren Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni “Pax Americana” lehine değişmişti. (Buna “bellum Americana” nın yeni yüzü demek de mümkün). İkincisi, uzun bir dönem İngilizlerin cirit attığı, bazen Çarlık Rusya’sına karşı Osmanlıyla karşılıklı hacetten dolayı paslaştığı, Osmanlı terekesi olan ülkelerde, tabii özellikle de petrol ve şeyh zengini, akıl fukarası ülkelerde, İngiliz tecrübesinden yararlanarak, ama eski kolonizatörü İngilizlerin ötesine bir Oedipus iştiyakıyla geçerek, yine ağırlıklı İngiliz mirası olan İsrail’in süflörlükleri ve mihmandarlığıyla hem enerji kaynaklarını hem de en eski medeniyetlerin kurulduğu “kutsal” topraklarda hakimiyeti sağlamaktı. “Yeni Dünya” Düzeni kavramının tarihçesi bir anlamda, Amerika’nın “Yeni Dünya” olarak etiketlenmesiyle hem de Amerikan tek kutuplu dünyanın resmi açılış konuşması tarzında ilam etmesiyle ilgiliydi.

Aslında Amerika kuzey ve güneyiyle sadece oraya giden kaşifler ve müstemlekeciler için yeniydi. Hatta 15. Asıra kadar giden kaşifleri de olmuştu. Ayrıca, Aztek, Maya, İnkalar gibi bir sürü medeniyet Amerikan toprağında binlerce yıldır yaşamıştı. Ayrıca Avrupa “eski dünya” idi, ama Avrupadan gelenlerin yeni toprakları da “Yeni Dünya” oluyordu. Tıpkı New York, New Hampshire, New England vs. gibi.) Yani bu Amerikan düzeni idi ve Amerikanın kolonyal kompleksini üzerinden atmak, Vietnam sendromlarını unutmak, artık geçici de olsa bilardo maçından atılan Rusya’nın eski “Sovyetler” alanlarına yakın üslenme ve ilerde Çin’e yakın olarak konumlanma hissiyatını da yansıtıyordu. 19. Asır başlarından beri süregelen protestan evanjelizmi Ortadoğu ve Uzak Doğu’da politik, ekonomik, dini misyonlarını sürdürmüş ve bu misyonlarının dinamizmini de Amerikan tarihinde kuvvetli bir damar olan “Manifest Destiny” ya da “Providential Design” diye adlandırılan Tanrının Amerikaya verdiği tarihsel misyonla bağdaştırmışlardı. Avrupa’nın özellikle İngiltere’nin Osmanlı sonrasında tahakküm ve sömürü alanına giren bu ülkelerde Amerika, Güneş Batmayan İmparatorluğu Amerikancası olan imparatorluğu, İngiliz izleri, etkileri ve yetiştirip bölgeye bıraktıkları, kamulaştırma-millileştirme dönemiyle, güya başımsızlaşan ülkelerin başına kendi çıkarlarını temsil eden milletlere aşina kendilerinden isimler ikame etmişlerdi.

Osmanlıdan “istiklallerini” kazanan, “ıtıkname”lerini koparan ülkeler, bizzat elleriyle İngiliz boyunduruklarını kafalarını geçirmişti. Daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin kurduğu Hicaz Demiryolu’nda raydan çıkmasıyla, İngilizler kendi trenlerini raylara oturtmuşlardı. Osmanlı Devletinin diğer vilayetleri de yerli işbirlikçi-özgürlükçülerin yardımı ve tavassutuyla, İttihat Terakki’nin de yanlışlıkları sayesinde diğer Avrupalı ülkelerin gönüllü müstemlekelerine dönüşmüştü. Bu hareketledeki çıkış noktası, illa da Batı sevgisi üzerine, idealleştirilen Batı Medeniyeti hayranlığından kaynaklanmıyordu. Vilayetlerin çoğunda, özellikle Abdülhamit sonrasında ihtirası gafletlerine galebe çalan, çaresiz, ama çare de arayan, heyecanları olan, ama heyecanları politik ve öngörü rasyonalitesinden uzak da kalabilen İttihat Terakki yöneminin uygulamalarına olan küskünlük ve husumetti. Öte yandan Hasta Adam’a yorgunluk ve aksamalarında bazen Rusya’ya engel olması için payanda olmayı da siyasi bir strateji olarak uygulayan İngilizler, bu husumet ve kusuf hallerini kendi lehlerine bir zafere dönüştürmeyi bilmişlerdi. Osmanlıyı yine bir Oedipus psikozu içinde algılayan “necip” halkların liderleri, darbe ve kanla yoğrulacak olan topraklarında petrol çerezlerini damarlarına kan olarak çekmeyi düşlerken, Azerbaycan dahil olmak üzere (Nobel çalışmalarında olduğu gibi), petrol ülkeleri petrol şirketlerinin ve onlara destek olan ülkelerin bir başka kündesine geldiklerinin anlayana kadar epey zaman geçecekti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni uluslararası kurum ve kuruluşların oluşmasında Veto hakkı olan ancak birkaç ülkenin bulunması demokrasinin Ortadoğu ya ne kadar damlayacağına dair planların açık göstergesiydi. Batının ve Rusya’nın tankları dolu ve ucuz fiyata dolmaya devam ettiği sürece, damlayan kan ya da demokrasi olması önemli değildi. “Demokrasi”nin “Demos” (bölge: alelade halk) kısmı algılalama ile semantik bir müphemliği ama kratos (yönetim, iktidar) bir telosu (gaye) ifade ediyordu.

Share This Post

Yazar:

meftare Didamangisa´da 182 yazıya sahip .


Yorumunuzu Yazınız.