Başlıkta da belirttiğim gibi bu yanlı bir yazı, hiçbir şekilde objektif olma çabası içinde de olamayacağım, kimse kusuruma bakmasın, “Kılıçdaroğlu DMM Fırat’ın tozunu attı” benzeri yorumlara da hiç girmeyeceğim, zira amaç o değil.
Şu kusturucu “polarizasyon” lafı sanki artık daha az geçiyor, (batılı olsak default olarak “Türkiye’nin güneydoğusundaki gerilla savaşı” diyeceğimiz) terör yüzünden son günlerde gündem, yine periyodik olarak girdiği başka bir benzer süreçte, paşalar ekranda, Osman Pamukoğlu mesela, ki kendisinin artık (ismini google’dan bakmadan hatırlayamadığım) bir parti genel başkanı sıfatı da var (idam cezasını geri getirmeyi mi vaat ediyordu bunlar?). Erdoğan – Doğan rezaleti öncesinde gazete almayı bırakmıştım, belki bir Radikal’di kimi zaman aldığım, ama düzenli takip ettiğim yegane yazılı medya ürünleri Uykusuz ve Penguen’di, ki hala da öyle. Etrafıma söyler olduğum şey, bu dayatılan “bu savaşta taraf ya da taraftar olma zorunluluğu”na rağmen, kendimi bir tarafa ait hissetmiyor oluşum, “öteki” diyen de var bunlara, “üçüncü yol” da, “haysiyetsiz” de (evet hala oradayım), ve ancak bir ölçüde tanıdığım, gerçekten güvendiğim ve sevdiğim yazarları internet üzerinden okuyarak kendimi bu iğrençliğin biraz dışında hissedebildiğimdi. Bu insanların başlıcaları da Engin Ardıç, Fatih Altaylı, Ruşen Çakır, Can Dündar, Ece Temelkuran’dır.
Bu noktada belki belirtmekte yarar var, Ciner’in çıkaracağı gazeteyi gerçekten bekliyor, Habertürk televizyonunu takip ediyoruz deyip konuyu başlığa bağlamanın vakti geldi.
Salı günleri Habertürk TV’de Erdoğan Aktaş ve Ece Temelkuran’ın birlikte hazırlayıp sunduğu “Türkiye’nin Nabzı” isimli bir program var. 7 Ekim 2008’deki programda Nazlı Ilıcak hanımefendi de konuktu, ve Ece Temelkuran’la Nazlı Ilıcak arasında bir tartışma yaşandı. Daha sonra da bu tartışma her iki yazarın sütunlarında kısmen devam ederek bir so-called polemiğe dönüştü, dersem Ece Temelkuran kızar, zira 12 Ekim’deki yazısına “Size birazdan anlatacaklarım iki yazar arasındaki polemik değildir. Siyasi, vicdani ve ahlaki bir meseledir. Ciddi bir meseledir.” diye başlayarak tavrını ortaya koymuştur.
Yazıların linkilerini şöyle versem daha iyi:
Ilıcak, “Temelkuran’a, temel kurallar”, 10 Ekim
Temelkuran, “Teferruat!”, 12 Ekim
İşte şimdi gerçekten yanlı bölüm geliyor. Ece Temelkuran’ı gerçekten çok severim, Ilıcak denen insanı da bir o kadar sevmem. Köşelerindeki fotoğrafları bile bunun için yeterli sebep olabilir. Ama lütfen şu yazıları okuyun, hatta şöyle bir 1 saatinizi falan ayırın ve Temelkuran’ın eylül başından beri olan bütün yazılarını okuyun, 12 Eylül’deki “21 Dakika” yazısını okuyun, “Sol”un değerlerinin sağcılar tarafından belirleniyor olmasına tepkisini okuyun, her okurun aynı şeyi düşünmesi mümkün değil tabii ama bir Temelkuran’ın üslubuna bakın, onun hissiyatına, içtenliğine bakın, bir de Ilıcak’ın üslubundaki seviyesizliği görün (normalde kendisini okumam, bu yazısını da bugün Temelkuran’ın yazısında değindiğini görünce biraz koruma refleksiyle okudum), hadi okumaya üşenirseniz diye benden size bir alıntı: “(Acaba yeni gelin gittiği aileye yaranmak mı istiyor?) desem, bu da yanlış hesap.” diyor Ece Temelkuran’ın Umur Mumcu’nun oğluyla yakın zamandaki evliliğine istinaden. Bu denli bir seviye sahibiyken Ilıcak, Temelkuran’ın yukarıdaki alıntıda daha yazısının başındaki duruşuna bakın. Sonra bir daha fotoğraflarına bakın bu iki insanın, sonra da bana hak verin ya da vermeyin.
Açık konuşmak gerekirse biz 80 sonrası kuşağın çoğunluğu bayağı dandik, en kendini donanımlı görenlerin bir esprisi dahi, belki biraz duyarsızca, 80 darbesinin gençleri apolitik yaptığı gerçeğinin artık ezberlenmiş bir laf olmasına yergi olan ve absürd durumlarda söylenen “bizi 80 darbesi bu hale getirdi”. Sorun şu ki şımarığız, ve bilmiyoruz neler yaşandığını, “Hatırla Sevgili” ve “Çemberimde Gül Oya” yeterli değil tarih biliyorum demek için. Ben de bu tartışmada ve yazılarda bahsi geçen “Terzi Fikri”yi ve olayları bilmiyorum, ama şunu gönül rahatlığıyla hissediyorum, ki bu yukarda bahsettiğim o iğrençliğin dışında olabilme hissi ve güven; Temelkuran söylediklerinde haklıdır, Ilıcak cevap verme adına bir şekilde kıvırıyordur, ve kim bilir başka ne “teferruat”lar yaşanmıştır..

Ekim 14th, 2008 at 16:10
Ilıcak’ın bu “akıllanma” durumu bir değil, iki değil. Daha geçenlerde “Merve Kavak olay”ına arka çıktığı için pişman olduğunu söylüyordu. Onu da geçiyorum; yani nasıl tarif edeyim, üzerine konan her sineğe cüretkar olduğu için Ilıcak sanki bir “elma çürüğü” gibi. E tabii bir süre sonra bu sinekler de kendisinin çürümüş olduğunu görüp Ilıcak’ı kullanmaya devam edemeyecek, Ilıcak da yok olup gidecek, umarım bu süreç daha fazla uzamaz.
2007 seçimlerinde AKP’den aday olmak istemesini de hatırlarsınız. Ilıcak’ın bir de Fazilet geçmişi var. 80′lerdeki Ilıcak ise yukarıdaki yazının ışığında aydınlanıyor zaten. Her şey ortada, Sayın Ilıcak kim güçlüyse ancak onun yanında durabilecek bir cesarete sahip. E yazık tabii, bu zat-ı muheteremi okuyan on binlerce insan var.
Ayrıca Ece Temelkuran, Ilıcak’la muhattap olmak istemediğini açıkça belirtiyorken bu tartışma üzerine yorum yapmamız bile Temelkuran’a haksızlık oldu.
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Engin Ardıç’ın, “artık bu dünyayı sallamıyorum”, “iki yazı yazar geçerim”, “yazarken de mozart çalmıyorsa yazamam” tavrı artık beni geriyor. Gerçi bu halde bile iki üç tane okunacak yazar varsa biri de kendisidir ya, neyse.
Ekim 14th, 2008 at 16:26
Bir de dolaşırken rastladım şöyle bir şey yazmış:
“
”
Yorum yapmıyorum
hafif gülümsüyorum.