Dünyayı kim yönetiyor sorusuna cevap aramak belki de yel değirmenine saldırmak kadar çilginca olsa gerek çünkü sadece basit bir konu hakkında binlerce enformasayon varken dünyanın yönetimi hakkında milyonlarca görüş vardır. Bu enformasyonlardan benim ne anladığımı paylaşmak isterim. Bu arada belirteyim dünyayı ben yönetmiyorum ama didamangisa ekibi olarak belki yönetecek güce sahip olabiliriz. Dünya’ya baktiğimda ben iki kutup görüyorum, birincisi: Ulus devlet model anlayışı ve milli ekonomi odaklı bir iktidar. Diğer bir kutup ise para imparatorları diyebileceğimiz serveti para olan bir konsorsiyum. Şu an bu iki kutubun çarpışması söz konusu. Dünya’yı, bilderberglerin, masonların, illumunate’nin veya evangelistlerin yönettiği düşüncesi bana gülünç geliyor. Kendine faydası olamayan bir avuç bunağın dünyayı yönetiyor olması düşüncesi bir genç olarak beni perişan ediyor. Dünyayı yöneten sadece sistemler, ekonomi odaklı bütün sistemler dünya’nın şekillenmesinde aktör. Yani kapitalizm krizler üreterek dünyayı kontrol altına almaya çalışırken, milli ekonomi odaklı ulus devlet modelleri de buna direnç göstermeye ve buna alternatif çözümler üretmeye çalışıyor. Dünya’ya şöyle berrak bir zihinle bakarsak dünyada hasım gibi görünen devletler aslında aynı amaç için birbirleriyle anlaştığını göreceğiz. Evet, Rusya ve Amerika’dan bahsediyorum. Bu iki devlet soğuk savaş döneminde iki farklı kutupta değildi, amaç sadece o göstermelik kutubun arasında kalan ülkeleri dizayn etmekti. Türkiye de bu iki kutupta Amerika tarafından dizayn edildi ve Türkiye, kapitalist sistemin bir parçası oldu. Askeri darbeleri açmak istemiyorum çünkü Türkiye 1980 bir nato ittifaki ile karşi karşiyaydi ve bütün nato ülkeleri 1980 darbesinde aktif rol aldılar. 1980 sonrası ara rejim Türkiye’nin bu piyasa ekonomisine girişini hızlandirmiştir. Piyasa ekonomisinden şikayet etmiyorum, esasında milli ekonominiz sağlam olduktan sonra piyasa ekonomisi pek de zaralı bişey değil ancak Türkiye’nin ekonomik modeli üretim faktörlerine dayanmadan paranın dolaşımıyla şişme bir ekonomik model. Söz konusu böyle bir ekonomik modelse siyasi paranın dolaşimını engelleyemez ve 2001′deki gibi yere çakılırsınız. Şimdi de yere çakılmamamızın temel sebebi kontrollü çıkarılan ekonomik krize karşı şans eseri kazananların yanında yer almamızdır, yani şunu söylüyorum: Bu kiriz ABD tarafından kontrollü olarak çıkarılmış ve amacı kendisine rakip sistemdeki global sermayenin gücünü zayıflatmaktır. Türkiye, bu süreçte ABD’nin modeli içinde yer aldiğindan kriz bizi çok az etkileyecektir çünkü akp’nin kapatılmaması ABD safında yer aldiğimizi gösterir. Recep Tayyip bey ulus devlet ve milli ekonomik siyasal anlayişin birer parçası, ayni şeyi akp içinden gelen sn cumhurbaşkanımız için söyleyemem. Abdullah Gül, global sermaye taraftarı ve AB’nin hegemon ülkelerinin taraf olduğu dünya modelinin içinde düşünsenize tek partinin içinde aynı düşünceye sahip gibi görünen liderler arasındaki dünya tahayülü. Bu çok ilginç bir tablo, Türkiye’de son bir yılda gelişen bütün olayların bu iki farklı görüşlerden kaynaklandiğini söylesek yanliş olmaz herhalde. Cumurbaşkanliği, kapatma davası, başörtü problemleri, laik- gerici kamplaşması bu farklı görüşlerin Türkiye’deki çatişma zemini olduğunu söyleyebiliriz. Konu, Türkiye’deki problemlerden açılmışken Türkiye’yi irdelemekte fayda var. Türkiye’de merkez parti eksikliği söz konusuyken merkez parti iddasındaki akp kendi içinde bütün olamaması, iç ve diş politıkalarımzda yanliş kararlar almamıza yol açiyor. En bariz örnek olarak kanayan yaramız olan terör sorununa kalici bir çözüm bulunamaması ve ülkeyi saran büyük bir hüznün toplumumuzda büyük bir negatif enerji oluşturması. Bunu gören terör unsurları, toplumu ayriştirmak için provakatif eylemler yaparak, küresel sermayenin tetikçileri olduğunu kanıtlıyor ve amaç Türkiye’nin toplumsal olarak ayrişmasıdır. Akp hükümetinin yapması gereken bu ayrışmanın önüne geçmektir ve güneydoğuda toplumsal reformu sağlamaktır. Toplumsal reformdan kastım o bölgedeki feodal yapiyi ve tutuculuğu çözmek ve güneydoğuda birey odaklı ekonomik reforma gitmektir. Güneydoğuda kanaat önderleri tarafından yönlendirilen bir toplum yapisi terörün örgütlenebilmesine zemin hazırlamaktadır. Aşiret yapısı ve tutuculuk çözümlenmeli ve bayındırlık yatırımlarından ziyade istihdama yönelik ekonomik adımlar atılmalıdır. Enerji coğrafyasında Türkiye güvenlık zaafiyetleri verebilir ancak ülkemizin bu problemleri aşacak kudreti vardır. Türkiye’nin küresel oyuncu olabilmesi için tarafını iyi belirlemesi, iç ve diş politikalarda partiler üstü politika gütmesi gereklidir. Türkiye bu sorunlarını aşarsa küresel bir ülke olacaktır. Umutluyuz.

Ekim 28th, 2008 at 15:21
Şu cümleye kadar tamamen sözlerine katılıyorum: “Türkiye’de merkez parti eksikliği söz konusuyken merkez parti iddasındaki akp kendi içinde bütün olamaması, iç ve diş politıkalarımzda yanliş kararlar almamıza yol açiyor. En bariz örnek olarak kanayan yaramız olan terör sorununa kalici bir çözüm bulunamaması” kısmına katılamıyorum çünkü Terör 30 yıldır sürüyor, dolayısıyla terörün akp’nin iç dinamikleriyle ben ilişkilendiremiyorum ki zaten sen de söylemişsin küresel sermayenin tetikçileri diye, kendi çapımda benim de ilişkilendirdiğim bazı noktalara da buradan bakılabilir.
Bir de “Türkiye küresel bir ülke olacaktır” derken bu noktada işte ciddi bir boyut açılıyor. Öncelikle Türkiye, küresel sıfatını hak etmiyor mu, sonrasında küresel olmak nasıl bir şeydir, ne kadar küresel olmak lazım?
Eline sağlık, hoşgeldin.
Kasım 14th, 2008 at 16:32
Yazı yazmak çok kalıcı birşey ancak yazılan yazılar demlenmeden yeni şeyler eklemek sabun köpüğü gibi oluyor. Bütün yazılar demlenmesi gerekmekte çünkü burdaki bütün yazıların her biri birer panel konusudur. Biz sadce kendimize göre sonuç bildirgesi yazyoruz.