Herkesin bir yumuşak karnı vardır. Oraya dokunduğunuz anda kontrol birden kaybolur ve bundan sonrasında durdurak bilmeyen bir savunma mekanizması devreye girer. Savunulan her ne olursa, olsun o noktadan sonra objektiflik tamamen kaybolmuş, bakış açısı sıfır dereceye yakın hale gelmiştir.
Bazen bir şeyleri ya da kendimizi korumak için yaparız bunu, bazen haksızlığa uğramışlık hissiyle, bazense elden giden bir şeyler olduğu için. Sebebi ne olursa olsun “kolay yem” olma noktasıdır bulunduğumuz yer o andan sonra. Öfkenin ve hırsın ele geçirdiği benliğimiz, “savaşta her yol mübahtır”a varıncaya kadar atılır ileri doğru. Sakin ve bilir kişi ya da olaylarda ki üçüncü kişi pozisyonunda olduğumuz o soğukkanlı ve mantıklı hallerimizin yerine geçen bu diğeri daima kaybetmemize neden olur oysa.
Bir çok felsefi öğreti önce dinlemeyi ve az konuşmayı öğütler oysa, ve bu bir erdemdir aynı zamanda. Dinlemeyi bilmek anlamayı da beraberinde getirdiği gibi, sükut ikrardan da gelir aynı zamanda . Bir başka açıdan bakarak “Dinlemek, gösterebileceğimiz nezaketlerin en yükseğidir.” demiş 1888-1955 yılları arasında yaşamış, Amerikalı yazar Dale Carneige. Ama söylemek istediğim bunların hiç biri değil aslında.
Dinlemek, verilecek cevaplar için vakit kazanmayı da sağlar aynı zamanda. Bazense dinlemekten öte susmak gerekir. Ne anlamak, ne anlatmak ne zaman kazanmak, ne de nezaket göstermek için değil. Sadece dejenerasyona son vermek için susmak ve sadece dinlemek gerekir. Karşı taraf yorulana kadar susmak belki. Ama sinik, korkmuş, geri çekilmiş bir susmak değil, bilinçli ve bazı değerleri koruma amaçlı susmak gerekir bazen. Hatta bazen en iyisidir.
Genellikle bir ilişkide ya da iki kişi arasında geçenleri kastetmiyorum belki anladınız siz de demek istediklerimi. Ülkemde sakıza dönen her konuyu kastediyorum. Belki hepimizin bir süre susup kendini ve çevresini dinlemesi gerekiyor. Her susmaya karar verişimizde yeni darbelere maruz kalsak bile, belki bir süre zincirden boşanmışcasına içlerinde sakladıklarını dışa vuranlara karşı susmak gerekiyor.
Susmakdan kastım hiç bir şey yapmamak olduğunu sanmayın sakın, susmakdan kastım yeni polemiklere, gereksiz tartışmalara, saygınlığını kaybetmesine izin vermek istemediğiniz konulara karşı susmayı kastediyorum. Söyleyecekleri bitsin, dökülsünler biraz daha, her ne zaman ki karşılıklı konuşacak kadar sakinleşeceğiz, o zamana kadar susmak gerek. Susup oturmak değil ama, cevap vermek istediğimiz konularda dersimizi çalışmalıyız bu arada. Yaşananlara bir göz gezdirip nedenlerini nasıllarını düşünmeliyiz bu arada. Bir daha bu noktalara gelmemek için neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Kaybolan değerlerimizi nasıl geri kazanabileceğimizin hazırlığını yapmalıyız. Çünkü şimdilerde konuşmak zaman kaybı ve kasoa katkı sağlamaktan başka bir işe yaramıyor.
Bana sorarsanız biraz susmalıyız. Hepimiz..
Konuşmak yerine biraz düşünmeliyiz.. Konuşacak zaman geldiğinde tartışmasız kesin şeyler ortaya koyabilmek, boşa savurmamak için kelimeleri biraz daha alt yapı kazanmalıyız.
Biz sussak da, başkaları suzmassa eğer en azından o zamana kadar daha bilinçli ve güçlü olmak için biraz daha susmak gerekiyor bana kalırsa.
“Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır. Bir ülkede adaletsizliğin varlığı ise kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır. İyi insanlar sorunları önlenmek için çaba sarf ederler.- Konfüçyus”

Kasım 14th, 2008 at 16:19
Yazınız poliyanacı rolü yüksek bir yazı. Ayrıca iletişim teknikleri açısından üslubunuz harikulade ve savlarınza bir üçüncü kişiye doğrulatmanız da hoş. Ancak fıkriyati zayıf olduğu kanaatindeyim, susmak bir eylemin adıdır ve biz millet olarak sustuk. Artık konuşmak lazım ancak demokrasi kültürünü özümsayerek konuşmak ve artık kelimlerin aksiyona koşmasını ve bişeylerin değişmesini susarak değil haykırarak çözmek lazım diye düşünüyorum ve çok güzel bir yazı çok keyifle okudum teşekkür edrim ..
Kasım 14th, 2008 at 22:47
Sayın sicia yorumunuz için teşekkür ederim. Susmak zamanı olduğunu ifade etmemim sebebi artık bu ülkede değer olarak saydığımız şeylerin olur olmaz her başlığa konu olmasındandır. Biz polemiklere cansiperane yanıtlar ürettikçe karşı taraf üretecek daha çok laf ve başlık bulmakta ve sonuçta değerini korumaya çalıştığımız şeyler daha çok zarara uğramaktadır. Atatürk’den bahsediyorum öncelikle, biz Atatürk’ü her polemikte ileri sürdükçe onun adını kirletenlere yeni malzemeler üretmiş oluyoruz aynı zamanda. Onların ağzına Atatürk’ü biz vermiş oluyoruz bir anlamda da, bu nedenle gerçekleri konuşmaya devam, vatan sevgimizi, cumhuriyete bağlılığımızı sürdürmeye devam ama bu şekilde değil. Polemiklere cevap yetiştirmek zorunda değiliz bu ne bize ne de ülkemize bir şeyler kazandırmaz. Onun yerine daha çok okumalı daha çok öğrenmeli ve daha yapıcı hareket ve söylemlere yönelmeliyiz. O na karşı boşalmak isteyenlerin elinden onlara verilmişi cevapları çekersek bir süre sonra saldıracak yeni bir alan bulamayacaklardır benim görüşüme göre. O’nu unutalım demiyorum sadece adını biraz daha anıp yolundan daha sağlam ilerleyelim biz sadece. Bırakalım onlar yıllardır biriktirdiklerini söyleyip dursunlar. Güneş balçıkla sıvanmaz nasıl olsa.
Tekrar teşekkür ediyorum yorumunuz ve beğeniniz için
Saygılarımla
Fasulye
Kasım 15th, 2008 at 18:42
öncelikle gerçekten yazınız okunası bi yazı olmuş gayet keyifli.
görüşlerine katıldığımı ve gayet güzel tespitlerde bulunduğunuzu düşünüyorum.
davulun da sesi çok çıkar ama içinin boş olduğu unutmamalı.
teşekkürler
Kasım 15th, 2008 at 21:24
Aslında bu iş böyle olmaz. Atatürk’ü eleştirebilmeyi önce kendimiz bir özümseyebilmeliyiz. Bize yakışmaz bir tanrı yaratıp önünde kendimizi siper etmek. Birincisi, ilahi olmayan -kaldı ki ilahı olanın da varlığını kanıtlayamayız-, yapay bir tanrı yarattığımız gerçeğini kendimizden saklayarak kendimizi kandırmış oluruz. İkincisi bir olguyu, kavramı ya da insanı tartışmayı reddederek bilimsel/gerçekçi bir yaklaşım sergileyemeyiz.
Mesela diyorum ki, bu sitedeki herkes Mustafa’yı izledi mi bilemiyorum, ben izledim. Daha önce Mete Tunçay’ın kitabında okuduğumu orada şöyle bir sahnede gördüm. “Atatürk, meclis’i cuma namazından sonra, ve bir hocayla açmak istediğini dile getiriyor. Akabinde meclis, cuma günü bir sakallı adam eşliğinde açılıyor.” Sebep? Halkın desteğini dini kullanarak alabilmek. Bu nedir biliyor musunuz? Şu an akp’nin izlediği siyasettir. Ha mutlaka biri yukarı doğru çıkarır diğeri aşağı doğru indirir fakat sonuç olarak nedir? İzlenen yol aynıdır.
Ha gelelim “ben bunu yanlış buluyor muyum”‘a… Yanlış bulmuyorum. O dönemde yapılmış inkılapların, insanları amaç değil araç olarak kullanması bizler/bu nesiller içindi. Bu yüzden minnettarım ama o dönemde insanların kullanıldığını göremeyecek kadar da kör değilim. Yeri gelince eleştirmeyi de bilelim. İnsan annesini, babasını bile eleştirebiliyor. Eleştirilemeyecek insan yoktur. Atatürk de insandır. Atatürk putlaşmasın, her zaman çok sevdiğimiz lider bir “insan” olarak kalsın.
Şu da akıllardan çıkmamalı. Atatürk’ü sevmek onu hiçbir suretle eleştirmemek anlamına asla gelemez.
Bu arada ben yazıyı çok beğendim, bu sözler yorum kısmına.
Kasım 16th, 2008 at 00:04
Değerli Kaktüs begeniniz ve katılımınız için bende size teşekkür ediyorum.
Değerli Meftare
Atatürk’ün insan olması konusunda ve bizim onu tanımaya çalışmamız ve bir insan olarak görmemiz konusunda da kesinlikle size katılıyorum. Bunu karşısında asla değilim. Meclisi bir hocaya açtırmış olan Atatürk’ün gerçek amaç ve düşüncesi her ne olursa olsun. Bu ülkenin gördüğü en başarılı adamlardan biri değerli bir Türk Büyüğüdür her şeyden önde. En büyüğüdür değildir onu da tartışmıyorum.
Benim kastım Atatürk bu gün yaşasaydı idam edilirdi gibi gereksiz saldırılara karşı. Bu tabirin Atatürk’ün insan olup olmaması ile bir alakası yoktur. Herkes eleştirilebilir, Atatürk de eleştirilebilir insan olarak da lider olarak da. Yaptıklarının doğruluğu tartışılabilir. Ama bunun da saygı çerçevesinde yapılması gerekir. Sevgi gerekmez. Ortalıkta Atatürk’ün gülümseyerek çekilen fotoğrafları dolaştırılıp aa bize anlatıldığı gibi değilmiş bakın Atatürk gülüyormuş gibi polemiklere karşı susmalıyız. Gerek yok çünkü bunlara cevap vermeye kanımca. Atatürk’ün bir insan olduğu fikrinin tam da Atatürk’ün Tanrısallaştırıldığı iddialarının gündemde olduğu bir zamana denk gelmesi nedeni ile oluşan yanlış anlaşılmalar söz konusu taraflar arasında. Herkes gündemden kendi fikrina kanıt çıkarma peşindedir. Benim demek istediğim bunlara gerek yoktur aslında.
Ayrıca beğeniniz ve yorumunuz için çok teşekkür ederim.
Fasulye
Kasım 16th, 2008 at 00:16
E aslında çok güzel söylüyorsun ve aynı şeyleri söylüyoruz. Demek ki anlayamadım yorumunu ya da biraz soyut bir yorum olmuştu idrak edemedim durumu.
Bu arada hakikaten ben de bu polemiklere karşıyım. “Aa Atatürk gülebiliyormuş” tarzı savsaklıklara ben de gelemiyorum. En iyisi de susmak olacak dediğin gibi geçen ben de bir tartışmadan sonra bunu çok iyi anladım. Bu arada aynı yerden bahsediyoruz galiba, neyse reklamını yapmayalım:).
Ben teşekkür ederim.