RSS


Süper Lig Panaroma

Pts, Kas 17, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

Fenerbahçe Galatasaray

Uzun zamandır Türkiye’de böyle bir lig izleme fırsatımız olmamıştı. Puan durumuna şoyle bir goz atalım.

1. Trabzonspor 11 8 2 1 18 9 26
2. Beşiktaş 11 6 4 1 20 9 22
3. Ankaraspor 11 7 1 3 18 9 22
4. Sivasspor 11 6 3 2 18 10 21
5. Galatasaray 11 6 2 3 25 15 20
6. Fenerbahçe 11 6 1 4 24 16 19
7. Kayserispor 11 5 3 3 11 6 18
8. Bursaspor 11 5 2 4 15 16 17

Ne Fenerbahçe ne Galatasaray ne de Beşiktaş birinci sırada değil. Üstelik 11. haftaya girdik, hani ilk iki hafta sonrası oluşan bir tablo da değil bu tablo. Dolayısıyla lig her zaman olmasını dilediğimiz şekilde çok keyifli. Herkesin Galatasaray kazanır dediği derbiyi Fenerbahçe hiç zorlanmadan aldı. Bursaspor deplasmanından puan çıkarmak artık her takım için lüks hale geldi. Sivas kaldığı yerden devam ediyor. Ankaraspor iyi bir takım olmamasına rağmen çok fazla puan topladı. Bu tabloya baktığımda şaşırmadığım tek takım Trabzonspor.  Birinciliği alabileceklerini lig başlamadan çok sağlam bir takım oluşturarak göstermişlerdi. Özellikle Umut Bulut, Gökhan Ünal, Selçuk ve Yattara’nın oyun performası daha da artınca bu birinciliklerini perçinleyeceklerini de düşünüyorum. Beşiktaş ise çok büyük bir sürpriz benim için. Bu kadar kötü bir kadroyla ikinci durumda olabilmeleri hakikaten takdire şayan. İzlediğim her maçta bana sadece sıkıntı bahşeden Beşiktaş, bu tempoyla ligin arasını getirdiler getirdiler getiremezlerse ilk 5 onlar için hayal olacak. Ankaraspor da nasıl derler anadolunun flaş ekiplerinden ama daha fazla dayanamazlar, sağlam bir kadroları olmadığı gibi takım oyununu da iyi oynamıyorlar. Fenerbahçe mağlubiyeti kötü gidişin başlangıcı olabilir. Sivasspor da geçen sene “nereye kadar Mehmet Yıldız ve Baliliyle götürebilir bu işi” dedirtiyordu ama sezon sonunu görebilmişlerdi, bu sene de aynı şekilde devam edebileceklerine ihtimal veremiyorum ama Bülent Uygun faktörünü de unutmamak lazım. Galatasaray, bu sezonun iki favorisinden biridir. Bir terslik olmazsa şampiyon olur gibime geliyor. Pota, Trabzon’un ve Galatasaray’ın. Fenerbahçe, bu oyun yapısıyla ligi yine iyi kotardı. Sakatlıklar yüzünden doğru düzgün futbol oynamayı bırakın pas veremeyen bir orta sahaya sahip olan takımın bu durumda olmalası hakikaten bir şans. Forvet bloğunda avrupa ortalaması iki oyuncuya sahipsiniz ve hiçbir şekilde kullanamıyorsunuz. Deivid’in gelmesiyle takım biraz daha toparlanacak ama çözüm getirmeyecek. Kazım gibi şımarık ve istikrarsız bir futbolcuyu da arada yollayabilirlerse ortasahanın ortasına ve sağına mutlak suretle iki futbolcuya ihtiyaçları var. Ligi bu şekilde belki ilk üçte bitirebilirler ama Avrupa ütopya. Bursaspor iyi gidiyordu 7. haftaya gelene kadar. Özellikle Serhan’ın oyunu keyif verici, Yusuf’un oyunu basit ama sonuç getiriciydi, Maksim Romashenko’yu da unutmamak lazım fakat son dönemlerde düşüşe geçen Bursaspor tekrar ilk haftalardaki performansını yakalayabilir mi, şüpheliyim. Belki ilk 5′i zorlayan bir takım olabilir ama ligi ilk 5′te bitirebileceklerini düşünmüyorum. Beni en çok hayal kırıklığına uğratan Kayserispor. Bir türlü beklediğim performansı sergileyemiyorlar. Çok iyi futbolculara sahip bir takım olmalarına rağmen lig başladığından beri çıtayı bir türlü yükseltemediler. Leonardo Escobar, Mehmet Topuz, Ragıp, Franco Cangele ve çok eleştirilen fakat benim çok beğendiğim Aghahowa gibi isimlere sahip takımın er ya da geç yükseleceğini düşünüyorum.

Benim ilk yarı sonucu tahmin ettiğim ilk beş Galatasaray, Trabzon, Kayserispor, Fenerbahçe, Sivasspor’dan oluşuyor.

Share This Post
Okumaya devam edin...

16 Kasım 2008 Ales Sınav Soruları/Sonuçları

Paz, Kas 16, 2008 | meftare

2 Yorum yapilmis

Didamangisa yazarlarının bir kısmının da girdiğini bildiğim 16 Kasım 2008 Pazar günü saat 09.30′da gerçekleştirilen Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı (ALES) Kasım Dönemi için sınav soruları 17 Kasım 2008 Pazartesi günü İnternet üzerinden yayımlandı. Sonuçlara ise açıklandığında buradan ulaşabilirsiniz. Sınav sonuçları da yüksek ihtimalle Aralık başı gibi belli olacak.

Share This Post
Okumaya devam edin...

Noir Désir

Paz, Kas 16, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

Noir Desir

Fransa’da büyük bir dinleyici kitlesi olan Noir Désir, solist Bertrand Cantat’in karısınının ölmesine sebep olmasıyla beş yıl aradan sonra ancak tekrar müzik piyasasına girdi sayılır. Gagnant Perdants ve Les temps de Cerises şarkılarına youtube’dan erişilebiliyor. Gagnant Perdants’da “nous on ne veut pas être des gagnants mais on ne veut pas être des perdants“* demeleri bana ilginç geldi. Diğer şarkıları Lemps de Cerises’in sözlerini Jean-Baptiste Clément 1886 yılında yazmış, müziği ise Antoine Renard’a ait.

Fransa’da konuşulan “Noir Désir yeni bir sayfa açabilecek mi”, “Katil bir solisti olan grubu Fransa affedebilir mi” tartışmaları arasında Noir Désir eski günlerine dönecek gibi. Hiç olmazsa benim düşüncem ve isteğim bu yönde.

Gagnants Perdants’ı sağ kısımındaki videolar bölümünden izleyebilirsiniz.

*kazanan olmak istmiyoruz ama kaybeden de olmak istemiyoruz.

Share This Post
Okumaya devam edin...

Koptu Kervan

Cts, Kas 15, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

Benim de Pınar sayesinde haberim olan bu grubun ilk dinlediğim şarkısı lazca olması dolayısıyla tabii ki “avlaskani cuneli”. Sonrasında Hey gidi dünya hey- zaten bu şarkının sozleri de hakikaten harika-. Çok böyle bizden, çok samimi müzik anlayışları var. Biraz aradım google’da, aşağıya uludağsozluk’ten alıntılanmış bir yorum koyuyorum. Şarkılarını dinlemek istiyorsanız, buradan indirebilirsiniz.

etnik müzik yapan sokak çalgıcıları.
son olarak beşiktaş’ta kadıköy iskelesini terk etmek zorunda bırakıldıklarında gördüm onları, nerede çalacaksınız şimdi dedim kadıköy diyecek oldu grup elemanlarından biri sonra vazgeçti, anladığım kadarıyla zor yaptıkları, yaşamaları. lakin sonra çok da geleceklerini umursamadan, ne kadar diye sorulduğunda gönlünden ne koparsa diye cevap verdikleri ve sattıkları albümlerini dinledim. haliyle kulağıma yabancı geldi çaldıkları müzik, hayranlık uyandırıcı ancak, küçümsenecek birşeyden bahsetmiyoruz. koptu kervan; hintçe, farsça,türkçe, ibranice, yunanca, lazca ve kürtçe şarkılardan oluşan 12 şarkılık albümlerinde bize sesleniyorlar, her ne kadar bizim coğrafyamızdan enstrümanlarıyla bizim coğrafyamızdan diller ve tınılarla olsa da henüz ne dedikleri anlaşılmıyor, suçlu onlar değil tabii ki; kendimize ve çevremize yabancılaşıp seçici geçirgen özelliğimizi kaybederken yani ölürken yani ne sunulursa kabul ederken yani yuvarlanırken biz, onlar bize bir şeyler söylüyorlar.

koptu kervan albümünün tracklist’ i ise şöyle;
1 -jay radha(hintçe)
2 -tu in zamune(farsça)
3 -bhala kisika(hintçe)
4 -hey gidi dünya(türkçe)
5 -hine ani(ibranice)
6 -kokina hili(yunanca)
7 -ganga(hintçe)
8 -sevdim seni(türkçe)
9 -sada nirantara(hintçe)
10-avlaskani(lazca)
11-ayodeya(hintçe)
12-zamane dostaniye(kürtçe)

buraya yazarken eksik bir şeyler olduğunu düşünerek şunları eklemek istedim. hayır coğrafyamızdan değil söyledikleri, başka bir şey yapılan; yani kültürümüzü ve çevremizi tanıyalım değil olan biten. düşüncem odur ki pek de bir amaç olmadan hareket edilmenin neticesinde bir yere ulaşılmış, modern insana yabancı ve önemlisi yabani gösterilen, sonra da ikiyüzlülükle bizlere gizemli diye satılan, tanıtılan değil sömürülen kültürlerin yani ‘ötekilerin’ içinde bulunduğu bir albüm olmuş.
müthiş bir dinginlik var.

Uludağ Sözlük

Share This Post
Okumaya devam edin...

Susmak Zamanı Şimdi

Cum, Kas 14, 2008 | fasulyeden

6 Yorum yapilmis

 

Herkesin bir yumuşak karnı vardır. Oraya dokunduğunuz anda kontrol birden kaybolur ve bundan sonrasında durdurak bilmeyen bir savunma mekanizması devreye girer. Savunulan her ne olursa, olsun o noktadan sonra objektiflik tamamen kaybolmuş, bakış açısı sıfır dereceye yakın hale gelmiştir.

Bazen bir şeyleri ya da kendimizi korumak için yaparız bunu, bazen haksızlığa uğramışlık hissiyle, bazense elden giden bir şeyler olduğu için. Sebebi ne olursa olsun “kolay yem” olma noktasıdır bulunduğumuz yer o andan sonra. Öfkenin ve hırsın ele geçirdiği benliğimiz, “savaşta her yol mübahtır”a varıncaya kadar atılır ileri doğru. Sakin ve bilir kişi ya da olaylarda ki üçüncü kişi pozisyonunda olduğumuz o soğukkanlı ve mantıklı hallerimizin yerine geçen bu diğeri daima kaybetmemize neden olur oysa.

Bir çok felsefi öğreti önce dinlemeyi ve az konuşmayı öğütler oysa, ve bu bir erdemdir aynı zamanda. Dinlemeyi bilmek anlamayı da beraberinde getirdiği gibi, sükut ikrardan da gelir aynı zamanda . Bir başka açıdan bakarak “Dinlemek, gösterebileceğimiz nezaketlerin en yükseğidir.” demiş 1888-1955 yılları arasında yaşamış, Amerikalı yazar Dale Carneige. Ama söylemek istediğim bunların hiç biri değil aslında.

Dinlemek, verilecek cevaplar için vakit kazanmayı da sağlar aynı zamanda. Bazense dinlemekten öte susmak gerekir. Ne anlamak, ne anlatmak ne zaman kazanmak, ne de nezaket göstermek için değil. Sadece dejenerasyona son vermek için susmak ve sadece dinlemek gerekir. Karşı taraf yorulana kadar susmak belki. Ama sinik, korkmuş, geri çekilmiş bir susmak değil, bilinçli ve bazı değerleri koruma amaçlı susmak gerekir bazen. Hatta bazen en iyisidir.

Genellikle bir ilişkide ya da iki kişi arasında geçenleri kastetmiyorum belki anladınız siz de demek istediklerimi. Ülkemde sakıza dönen her konuyu kastediyorum. Belki hepimizin bir süre susup kendini ve çevresini dinlemesi gerekiyor. Her susmaya karar verişimizde yeni darbelere maruz kalsak bile, belki bir süre zincirden boşanmışcasına içlerinde sakladıklarını dışa vuranlara karşı susmak gerekiyor.

Susmakdan kastım hiç bir şey yapmamak olduğunu sanmayın sakın, susmakdan kastım yeni polemiklere, gereksiz tartışmalara, saygınlığını kaybetmesine izin vermek istemediğiniz konulara karşı susmayı kastediyorum. Söyleyecekleri bitsin, dökülsünler biraz daha, her ne zaman ki karşılıklı konuşacak kadar sakinleşeceğiz, o zamana kadar susmak gerek. Susup oturmak değil ama, cevap vermek istediğimiz konularda dersimizi çalışmalıyız bu arada. Yaşananlara bir göz gezdirip nedenlerini nasıllarını düşünmeliyiz bu arada. Bir daha bu noktalara gelmemek için neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Kaybolan değerlerimizi nasıl geri kazanabileceğimizin hazırlığını yapmalıyız. Çünkü şimdilerde konuşmak zaman kaybı ve kasoa katkı sağlamaktan başka bir işe yaramıyor.

Bana sorarsanız biraz susmalıyız. Hepimiz..

Konuşmak yerine biraz düşünmeliyiz.. Konuşacak zaman geldiğinde tartışmasız kesin şeyler ortaya koyabilmek, boşa savurmamak için kelimeleri biraz daha alt yapı kazanmalıyız.

Biz sussak da, başkaları suzmassa eğer en azından o zamana kadar daha bilinçli ve güçlü olmak için biraz daha susmak gerekiyor bana kalırsa.

Fasulye

“Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır. Bir ülkede adaletsizliğin varlığı ise kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır. İyi insanlar sorunları önlenmek için çaba sarf ederler.- Konfüçyus”

Share This Post
Okumaya devam edin...

[Alıntı Yazı] Hıyarlar Devrim Yapamaz

Per, Kas 13, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

Ahmet İnam

Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri… Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında…) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı. Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan ‘yırtık’ olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. ‘Yukarılara’ doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi iç dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narşisist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgelerim ‘beslemek’ için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor.

Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların.

Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir ‘yansıtma’ sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!) Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, ‘hıyarsızlaştırma’ kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir ‘üst yapı’ sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu. ‘Sev’ denmiş, ’say’ denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor.

Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerim. (Eski deyimiyle, ‘mahviyet mesleğine mensup’lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten.

Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: “Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon’un göğü değil! Burası Epikür’ün bahçeleri, Stoa’nın aradığı ‘âsûde bahar ülkesi’ değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası.
Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: “Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok”. Bir zamanların ‘Kahramanlar Çağı’ gibi, çağımız belki de ‘Hıyarlar Çağı’ olarak anılacak.
Prof. Dr. Ahmet İNAM

Share This Post
Okumaya devam edin...

Trafik Canavarı Olmayalım [Lütfen Video'yu Herkese İzletin]

Sal, Kas 11, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

YouTube Preview Image Share This Post
Okumaya devam edin...

Rahat Uyu Atam! Gözün Arkada Kalmasın…

Sal, Kas 11, 2008 | fasulyeden

Yorum yapilmamis

Öyle çok yorum yapılıyor ki bu günlerde senin hakkında, belkide içinden gülüyorsun reklamın iyisi kötüsü olmaz diye. Öyle ya da böyle ülkecek seni konuşuyoruz. İnsan olduğun aklımıza geldi, işle arkadaşlığı birbirine karıştırdık, kişiliğinle kariyerini yaftalıyoruz.

Biliyor musun, toplumun çok daha tutucu olduğu dönemlerde bir sanatçımız vardı, yattığı yer nur olsun, her makamı bir güzel okurdu, sen dinlesen eminim hayran kalırdın. Tam bir yetenekti gerçekten, bir sanat güneşi idi. Ama biliyor musun onunda vardı zaafları, asla kınamıyorum. Bu toplum onu bağrına bastı. Kimse özel hayatını düşünmedi o güzel sesinden Türk Sanat Müziğinin en güzel eserlerini dinlerken. Hatta öyle güzel şarkılar hediye etti ki müzik dünyamıza, yıllarca ana-babalarımızın bizim ruhumuzu okşadı. Bu toplum o kadar geniş ve güzel gönüllü, öyle saygılı bir toplumdu ki ne dışladı ne hor gördü onu. O da adını kirletecek herhangi bir girişimde hiç bulunmadı. Hep çok nazik, hep çok mesafeli ve saygılıydı herkese karşı. ne seviyesinden ne kalitesinden hiç bir şey kaybetmedi ölümüne dek.

Nedense bu tür örnekleri sorguluyorum bu aralar ülkemde yaşanan. Senin gibisi hiç gelmediği için kıyaslıyamayorum tabii ki seninle başkasını. Hayır yanlış anlarlar şimdi açıklayayım, senin gibisi hiç gelmedi derken bu ülkenin tarihinde hem komutan, hem cumhurbaşkanı hem de bir devrimci olan başka örneğin yok. Belkide ondan çözemedi millet seni. Kimle kıyaslayalım bilmiyoruz.

Diyorum ya hadi insan olarak tanıyalım seni daha bir yakın olalım diyoruz bu defa yaptığın işleri kişiliğine bulaştırıyoruz, o da olmuyor kişiliğini ve alışkanlıklarınla yaptığın işleri değerlendiriyoruz. Hani sen diyorsun ya “İki Mustafa Kemal vardır” diye. Biz o ikisini bir ettik şimdi birbirinden ayıramıyoruz.

Bu Cumhuriyeti sen ve arkadaşların kurdu diyoruz..Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i koruyalm diyoruz. Kızıyorlar. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa kursaydı korumayacak mıydık onu çözemiyorum bende. Biz Cumhuriyeti senin adınla anıyoruz diye mi kızıyor bunca insan. Memnun olmadıkları sen misin Cumhuriyet mi. Senin adına bir sürü düşünce grupları var şimdi mesela. Kemalizm var, Atatürkçülük var. Sen mi kurdun bunları, senin ilkelerin arasında hatırlamıyorum ben bu ikisini. İkisi ayrı şey mi tek bir şey mi onuda tam anlamadım ben aslına bakarsan. Sonra adına Kemalist diyen birisi çıkıp bir şey yaptı mı, hoop Kemalistler onu dedi bunu yaptı, Kemal’i Tanrı yaptı diyorlar. Kavramlar denizinde boğulduk sanırım hepimiz.

Kimse seni kişisel olarak sevmek zorunda değil ki, değil mi Atam. Sevmesinler, dert değil, kim herkesi çok seviyor, kim kimi gerçekten seviyor ki zaten şimdi. Sevmenin anlamını unuttuk biz zaten. Sen yokmuşsun gibi davransak çok memnun olacaklar herhalde.

Kusura bakmassan bir süre sen yokmuşsun gibi hayal etmek istiyorum. Bu Cumhuriyeti kuran Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olsun. Bütün meziyeti de bu olsun. Ne devrimler yapmış olsun, ne de senin yaptığın diğer reformları. Öyle şans eseri kurulmuş olsun bu Cumhuriyet. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hakkında da hiç bir şey bilmiyor olalım. Öyle zembille gelmiş gibi gelsin, bu Cumhuriyeti kursun, kaybolsun ortadan. Uzaylı olsun hatta. Polemikler uzaylılar hakkında yürüsün gitsin. Hatta bir fotoğrafı bir heykeli dahi olmasın. Kimse bilmesin neye benziyor bu Mehmet Ağa.

Sonra gelelim günümüze Cumhuriyetin en iyi yönetim şekli olduğunu savunanların elinde ne kaldı. Koskoca bir Cumhuriyet, diğerlerinin elinde Cumhuriyet’e karşı kullancak ne kaldı, koskoca bir hiç.

Hani “Nur Yüzlü Dede” denip de sonradan meziyetleri anlaşılan biri var son günlerde duymuşsundur sen de mutlaka. Şimdi o bir işler karıştırdı diye bütün Nur Yüzlü Dedeler’i mi harcayalım. Bir sepet yumurtadan bir kaç çürük yumurta var diye, tüm sepeti çöpe mi atalım. Bence yaşın yanında kuruyu da yakmamak için en güzeli kimseyi yaftalamayalım, kendimize de sıfatlar uydurmayalım.

Ben seni seviyorum ve senin izinden ayrılmayacağım diye bu günden itibaren kendimi Kemalist veya Atatürkçü olarak sıfatlandırmayacağım. Ben bu vatanı seven bir sade (sek) vatandaşım. Vatansever de demiyorum o da bir sıfat. Direk olarak bir eylem ortaya koyuyorum. Ben bu vatanı seviyorum.

Her kim ki bu vatan için en iyisini yapmış, bu ister Mustafa Kemal, ister Sarı Çizmeli Mehmet Ağa ister Nur Yüzlü bir Dede olsun önemli değil. Ben daima onun arkasındayım. Bu nedenle de bu günden itibaren Kemalistlerin Akvaryumu, Atatürkçü’lerin Kültleri, Mitleri, Tanrıları, Putları laflarını üzerime alınmadan bildiğim yolda ilerlemeye devam ediyorum. Polemiklerin tuzağında ses tellerimi eskiteceğime, düşüncelerimi daima bu vatan için en iyisini yapabilmek için yoğunlaştırıyorum.

İnsanlar dinimizi de seni de bir gün okuyup, öğrenip anlayacaklar. Anlamazlarsa da kendileri kaybedecekler. Bu polemiklerin yaşanması gerekiyorsa yaşanacak. Ama biz de her konuda seni polemiklerin karşısına dikip paravan olarak kullanmaktan vazgeçersek o zaman onlarda seninle uğraşmayı bırakacaklar.

Bizde de hata var bu açıdan Atam affet bizi, biz kendi fikri hür vicdanı hür insanlığımızı değil senin adını kendimize siper edip yola çıktık seninde gündeme alet olmana izin verdik. İzindeyiz derken önde sen ardında gizlenmiş bizler değil, önde can siperane biz yüreğimizde sen olması gerekirdi.

Her yaşanandan bir şeyler öğrenir insan Atam sende biliyorsun. Bizler de hatalarımızdan ders çıkaracağız elbette ki, senin soğukkanlı ve lafı uzatmadan keskin yanıtlarından ders almadık, her lafa karşılık verdik, oyalandık. Sana söz veriyorum bundan sonra oyalanmak, atılan her yeme atlamak olmayacak. Bizler ve çocuklarımız senin yolundan ayrılmadan yolumuza devam edeceğiz. Zararın neresinden dönsek kardır.

Rahat uyu Atam! Gözün arkada kalmasın !

fasulye

Share This Post
Okumaya devam edin...

Ayça Şen’li Newsweek Türkiye Radyo Spotu

Pts, Kas 10, 2008 | mamumiskun

Yorum yapilmamis

Malumunuz Newsweek dergisi Türkçe de yayımlanmaya başlandı. Dünya liderlerinin Newsweek Türkiye hakkındaki olası yorumlarının yer aldığı reklamlar hayli dikkat çekici. Ayrıca bir de Ayça Şen’in seslendirdiği radyo spotu var, ki bu da bayağı komik. Here is the link maybees and chandellemen:

http://www.bigumigu.com/haber.asp?hid=3847

Share This Post
Okumaya devam edin...

[Parmaklıklar Ardında] Selim Bölükbaşı - Selimina

Paz, Kas 9, 2008 | meftare

Yorum yapilmamis

Selim Bölükbaşı

Selim Bölükbaşı

Bu aralar TV’de “Parmaklıklar Ardında” adlı dizinin fragmanında çalan bir lazca müzik var. Kazım Koyuncu’nun Hayde albümününde de olan Selimina adlı bir şarkı. Söz ve Müzik Kazım Koyuncu’ya değil Selim Bölükbaşı ve Harun Bölükbaşı’na ait ama dinlerken şarkının yarattığı yoğunluk tıpkı Kazım Koyuncu’nun şarkılarındaki gibi. Kesinlikle dinlemenizi öneriyorum.Kazım Koyuncu’nun albümünde olduğu için Kazım Koyuncu- Selimina diye aratırsanız, download editörlerin’de bulabilirsiniz.

Selim Bölükbaşı - Selimina

Sölzerini de Türkçe’ye çevireyim:

avlaskani şkala celevuluti
gugum elibi do tsarişa uluti
hindoy va makitxu si nak uluti
mo moğodi haşo e beymuradi

avlun’un(senin) oradan aşağı iniyordum
güğüm(içine su doldurulan hazne) asmış suya gidiyordun
o zaman(o an) soramadım, sen nereye(ne kadar süre) gidiyordun
bana boyle neden yaptın be muratsız

Share This Post
Okumaya devam edin...
Önceki Yazılar Sonraki Yazılar